Evladını saldırıda kaybeden Ebu Salih, Tabiin Katliamı sonrası oğlunun cenazesini torbayla taşırken hissettiklerini şu cümlelerle paylaşıyordu: "Sabah namazına giden oğlumun cenazesini aramaya geldim. Birisi bana 23 kiloluk bir torba uzattı ve 'Bu senin oğlun, onu göm' dedi. Onu taşırken pazardan ağır bir çanta taşıyarak döndüğüm bir günü hatırladım. O, tam bir evlatlık dindarlığıyla, çantayı benim için taşımak istedi. Annesinin yanına neşeyle gitti, erkekliğiyle övündü, kardeşlerinin önünde şarkı söyledi ve onlara tüm bu yükü babası için tek başına taşıdığını söyleyerek takıldı. Kardeşleri onu kucakladı ve annesi onun uzun ömürlü ve iyi olması için dua etti. Şimdi bir kez daha çantayla eve doğru benden önce geliyorsun oğlum. Ama onları, çantanın içindekinin sen olduğuna nasıl ikna edeceğim? Evi dolduran kahkahan, kardeşlerinle dövüşmek için kullandığın incecik kolların, büyükannenin kucağına koyduğun başın ve yorulmadan su arayan ayakların hepsi bu çantada bir oldu. Annen bana acı bir Gazze tonuyla, 'Elektrik olup olmadığını biliyor musun Ebu Salih? Bütün bunları nereye koyacağım?' diye sorduğunda 'Oğlum, bu çantada bulunanların hayır kurumlarına bağışlanmaya uygun olmadığını, bu hafta 23 kilo kalıntının bizim ölüm payımıza düştüğünü biliyor musun, diye nasıl söyleyeceğim."
Tabiin Okulu'nda evladını yitiren bir anne ise içini şöyle döküyordu: "Onlara oğlum Ali'nin 6 yaşında olduğunu söyledim. Bana. 18 kilo ceset parçası içeren bir poşet verdiler. Bu ceset parçalarını gömüyorum ama onların içinde Ali'ye ait bir parça var mı, bilmiyorum... Kalbim paramparça." Gazze, çocuklarını kaybetmiş kalbi kırık annelerin, annelerini ve babalarını kaybetmiş mahzun çocukların yurdu değil mi artık?
Tarih böylesine iğrenç katliamı kaç kere görmüş olabilir? Üst üste yığılan ve