200 sayfalık bu romanı bitirmek benim için şaşırtıcı derecede zor oldu. Sayfalar ilerledikçe gözlerim doldu, metnin ağırlığı boğazımda düğümlendi ve sık sık elimde kitabı tutup uzaklara bakarken kendimi buldum. Bu kitap beni gerçekten mahvetti çünkü bu kadar az sayfaya böylesine yoğun bir hüzün, böylesine derin bir sarsıntı sığdırmayı başarmış. Ölümün ardından ancak bu kadar acıklı, aynı zamanda da bu kadar anlamlı bir metin yazılabilirdi.
Kitabın her sayfasında büyüyen, filizlenen ve sonunda kuruyan bitki çizimleri beni özellikle etkiledi. Tohumdan toprağı yaran o küçücük filiz, hikayenin ilerleyişiyle birlikte yavaş yavaş büyüyor. Tıpkı yasın da sessizce gelişmesi, dallanması ve sonunda kabullenişle son bulması gibi. Bu görseller romanın duygusunu yalnızca tamamlamıyor, aynı zamanda okura yaşam ve ölüm döngüsünü hissettiren ikinci bir hikaye anlatıyor.
Yasını zarafetle taşıyan bir adamın acısına tanıklık etmek bazı anlarda kendimi son derece özel bir ana davet edilmiş gibi hissettirdi. Öyle ki okurken ona sarılmak, yanında oturup sessizce teselli etmek istedim. Ayrıca Bulgar kültürü ile Türk kültürünün birbirine ne kadar yakın olduğunu görmek, karakterin yaşadığı duyguları kendi çevremle ve kendi geçmişimle bağdaştırmamı sağladı.
Genel anlamıyla bu kitap, ölümün yaşamın kaçınılmaz bir parçası olduğunu bilmemize rağmen onun bizi hala nasıl böylesine yaralayabildiğini çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Şok, inkar, hüzün, kabulleniş… Hepsini yalın ama derinden işleyen bir anlatı.