Acımak!
Neye acımak?
Kime acımak?
Acıma duygunuzu en sevginiz insana karşı mahrum bıraktığınızı düşünün bir an. En sevdiğiniz insan ve acımak duygusu. Birbiri arasındaki uçurum ve bu uçurum derinleştikçe en sevdiğiniz insana olan sevginiz de yüzeyselleşiyor sonra da ufalıp yok olur hale dönüşüyor. Sevdiğiniz o insan; babanız ve size babanıza karşı bu hissi aşılayan kişiler de anneniz ve anneanneniz.
Zehra, çocukluğunda babasına karşı aşılandığı kinle, öyle bir acıma duygusundan yoksun bir bedene büründü ki sadece babasına karşı değil küçücük öğrencilerine, affedilebilir hatalar yapan insanlara bile acıma eylemini dünyada böyle bir davranış yokmuş gibi görmezden gelen birine dönüşür oldu. Öyle bir dönüşüm ki bu, babasına karşı beslediği kin ondan kaçabildiği kadar kaçıp uzaklaşmasına yol açtı. Bu yüzden ki babasının ölüm haberini aldığında bile kılının kıpırdamayışı okura bir hayli normal gelir. Ama ne zaman babasının günlüğüne kavuşur, okudukça algılarının ne denli hastalanmış olduğunu farkeder, günlüğü okudukça yaşamının nasıl da kendisine söylenilenlerle şekillendiğini ve babasından gurur yapa yapa kaçışının bir felsefe haline getirmişçesine ne kadar boş hem de bomboş bir çaba olduğunun farkına varır. Romanın sonunda Zehra artık acıma duygusuna sahipti en başta babasına karşıydı bu duygu fakat giden gitmişti ve kazanılan duygu gideni geri getirmiyordu ne yazık ki.
Eğer ki gördüklerimiz veya duyduklarımız yaşamımızı bu denli etkileyecek hale getiriyorsa, bize geleceğe dair bir felsefe edinmemizde, bizi olmadık duygular barındırıp yaşamaya zorluyorsa gerçekten de kendimizi özgür olarak niteleyebilir miyiz? En basiti kitaptan yola çıkalım acıma duygumuzu kaybedecek kadar bize lanse edilenler, hayatta en sevdiklerimizden biri olan babamıza karşı kin ve öfke