Koruluğa gelmekteki amacım, bunu sana söylemekti, ey güzel Kamala! Sen Siddhartha'nın gözlerini yere indirmeden konuştuğu ilk kadınsın. Güzel bir kadın görürsem gözlerimi yere indirmeye eğim artık.
Bir insan gördüm, diye içinden geçiren Siddhartha, bir tek insan gördüm şimdiye kadar önünde gözlerimi yere indirmeden duramadığım. Bundan böyle kimsenin önünde gözlerimi indirmeye niyetim yok, kimsenin. Bu insanın öğretisi beni kendine çekmediğine göre, başka hiçbir öğreti bunu yapamayacaktır.
Kitabın ön sözünü okurken çevirmenin bir saptaması o kadar iyiydi ki kitabı okuduktan sonra ne kadar önemli bir saptama olduğunu anladım. Ön sözde H. G. Wells için bilim kurgunun babası olduğunu ve bu yönde birçok kişiyi etkilediği yazıyordu. Gerçekten dönemine göre yazılmış çok kaliteli bir roman olduğunu söyleyebilirim. İlk olarak yazarın Zaman Makinesi kitabını okuduğumda da yazarın kalemi çok hoş demiştim. İçimden "Bu adam ne kadar iyi distopyayı yaratıyor ve bunu yazarken yaşıyor. Bende böyle distopyalar yaratabilir miyim?" diye düşünüyorum.
Kitabın içeriğinde parlak fikirleri olan r doktor Moreau tiplemesi vardı. Bu adam zamanında dünyayı değiştirebilecek bilim adamları gibi halk tarafından dışlanmış, ötekileştirilmiş hatta deli denmiş adamların merkezde olduğu bir tiplemeydi.
Kitabı okumadan önceki meraklarımı çok iyi karşılayan bir kitap olduğunu söyleyebilirim çünkü bu ada gerçekten nasıl bir ada olabilir bu adanın içinde nasıl farklı bir şeyler olabilir ki beni sürüklesin ve kitabı okuduğum süre içinde beni içine alabilsin orada yaşamamı karakterin yerinde olup yönlenmemi sağlayabilir dedim ve kitabı büyük bir iştahla okumamı sağlayan bir adanın için 3 gün boyunca yaşadım ve sonunda ne olacak beklentisi hiç bırakmadı ve de sezdirilmedi. Kitabın en sonunda bile nasıl kurtulabilirki dedim. Ben olsam naparım dedim.
Kitabın başında alışmakta zorlandığı ortam gibi insanların ortamına tekrardan alışmakta zorlanması ve anlattıklarına insanların delirmiş olduğunu düşünmesç bir nevi Moreau'nun kaderiyle aynı şey değil mi?