Azar ve dayak yasaktı. Buna mukabil yaramazlıkların, kazaların, zarar ziyanların bütün mesuliyeti lalaya yükletiliyordu. Tahir Ağa, ihtiyar halinde deli güllâbiciliği ettiğine, tıknefes göğsü, hasta ayaklarıyla yumurcakların peşinde telef olduğuna o kadar yanmıyordu. Ancak çocukların başına gökten taş düşse büyük hanım ondan biliyordu. Piçler, birbirlerini suya atarlar: Kabahat Tahir Ağada... Cam kırarlar: «Lala gözün kör müydü?» Bahçenin bir köşesinde kuru otları tutuştururlar: «Bunak yine nerede uyuyordun bakayım?..»
İhtiyar hanımefendinin bir eski tecrübesi vardı: Sevinmek ona hiç yaramazdı. Ne zaman biraz fazla güldüğünü farketse hemen durur:
— Çocuklar, göreceksiniz, yine bir şey çıkacak, üzüleceğim... derdi.
Rahmân’ın (has) kulları o kimselerdir ki yeryüzünde mütevazı bir şekilde yürürler ve cahiller kendilerine laf atarsa (tartışmayıp): “Selametle (hoşça kal).” de(yip gider)ler.
Furkan Sûresi, 63. Ayet
Tarih yaslanılacak, ibret alınacak bir tecrübeler hazinesi olduğu kadar bazan da yorucu ve yıldırıcı hatta oyalayıcı ve aldatıcı olur. Ama ne yapılabilir! Bütün kuvvet ve zaaflarıyla bizim tarihimiz... Başkalarının tarihini ve talihini kendi tarihimiz ve talihimiz kılma imkânımız yok. Kimsenin yok...
“Evet, hepimiz, herbirimiz ayrı ayrı fedakârlık etmeliyiz. Yeise düşmek hiç doğru değil. Çünkü yeis atâlete meşruiyet şekli vermekten başka bir mânayı müfid olamaz. Nasıl ki sa’ye, azme, mücahedeye makrûn olmayan ümitler de aynı mânayı ifade eder!”