Öncelikle bu seri kitap bir oyun değil. Tarih boyunca aynı soytarılığı başka dekorlarla sahneleyen bir kanlı döngünün replikası. Shakespeare burada bir hikaye anlatmıyor, insanlığın suça bulaşmış doğasını ifşa ediyor. Taht kavgalarıyla başlayıp, kitle mezarlarıyla biten o tanıdık trajediyi.
Baş karakterimiz Henry mi? İyi niyetli ama işlevsiz. Devlet yönetmiyor, dua ediyor. Savaşın tam ortasında çoban olmak isteyen bir kral... Pasif silik bir figür. Ama işin ilginç yanı, oyundaki en insani damar onda. Çünkü o dönemde birinin “öldürmek istemiyorum” diyebilmesi bile başlı başına bir direniş. Ama Shakespeare bir ders veriyor burada (Gerçi hala da öyle ya neyse) : Bu çağda, erdemli adam ya ölür ya ezilir. Ve kral olsan da fark etmez, sistem seni öğütür.
Sanki Shakespeare bu eserle demiş ki; “ben tarihi sahneye taşımıyorum, ben insanın içindeki pisliği seyrettiriyorum...”
Margaret'ler, Richard'lar, Warwick'ler... Bunlar birer karakter değil, arketip. Hepsi bir dönem değil, bütün dönemlerin temsili
Birazcık dikkatli bakınca; Richard, Kremlin’in koridorlarında yürüyor. Margaret, Pentagon’un plan odasında. Warwick bugün olsa muhtemelen çok uluslu silah şirketlerinin CEO’su olurdu. Değişen tek şey kostümler. Oynanan oyun aynı: Kazanan hep belli. Ölen de...
Orta Çağ’da kılıçla savaşıyorlardı, bugün insansız hava araçlarıyla. Eskiden tacı kim takacak diye dökülüyordu kan, şimdi doğalgaz borusu kimin topraklarından geçecek diye...
VI. Henry’de anlatılan iç savaş, temelde iki kodaman aile arasında kimin borusu ötecek meselesi...
Ama sonuç? On binlerce ceset. Sokaklar, tarlalar, evler savaş alanına çevrilmiş. Halk ne için ölüyor? Taht için. Koltuk için. Üç beş soyadının ego savaşı yüzünden, koca bir memleket toprağa gömülüyor. O dönemde “asilzadeler” vardı, bugün “devlet aklı”