Ey sevgili Dulcinea del Toboso, güzelliğin doruğu, zekanın varabileceği en yüksek nokta, zarafet hazinesi, iffet timsali, dünyada var olan her türlü iyiliğin, namusun ve letafetin ülküsü! Şu anda zat-ı aliniz ne yapıyor acaba? Acaba, sırf sana hizmet etmek için, kendi isteğiyle bunca tehlikeye atılan zavallı şövalyen geliyor mu aklına? Ey üç yüzlü ışık topu, sen bana sevgilimden haber ver! Belki de şu anda onu seyrediyor, onun yüzünün parlaklığını kıskanıyorsundur; belki de o, şu anda görkemli sarayının, bir galerisinde gezinerek ya da bir balkona göğsünü yaslamış, namusunu, soyluluğunu tehlikeye atmadan, zavallı kalbimin, onun uğruna çektiği bu işkenceyi nasıl azaltabileceğini, ıstırabımı nasıl ödüllendireceğini, merakımı nasıl dindireceğini, ölümüme hangi canla, hizmetlerime hangi mükafatla karşılık vereceğini düşünüyor. Ey güneş, sen de şu anda, günü doğurup sevgilimi görmek üzere atlarını eyerliyor olmalısın; sana yalvarırım, onu görünce benim selamımı söyle. Ama sakın onu görüp selamladığında yüzünü öpeyim deme; öyle kıskanırım ki, senin, uğruna onca ter döktüğün, Tesalya ovalarında mı, Peneus'un kıyılarında mı, tam hatırlamıyorum, kıskançlıkla, aşkla kavrularak peşinden koştuğun o havai, nankör dilberi kıskanmanı bile geçer.