Bir kitapta okumuştum, ismini hatırlayamıyorum ama şöyle bir cümle vardı; Benim hamurumda ne var?
Söyleniş şekliyle kulağa çok basit geliyor ama düşünmeye başlayınca ne kadar ağır ne kadar derin bir cümle. Benim hamurumda ne var?
Sürekli kavga eden anne, baba ve yine herkesin birbiriyle kavgalı olduğu aileleri, böyle bir ortamda büyüdüm. Benim hamuruma kavgayı, nefreti, öfkeyi bol bol eklediler. Peki ya sevgi? Ona kavgalardan sıra bir türlü gelmedi maalesef.
Eşim kavga etmeye meyillisin dediğinde bir an durdum düşündüm. Benim hamurumda ne var? Kavga var, öfke var, nefret var, acı var, haksızlık var. Kendime bile itiraf edemesem de hatta kavgalardan tiksindiğimi söylesemde hamurumda bu zehrin olduğunu içten içe her zaman sezdiğim için değil miydi uzak durma tutkum? Ve bu en güçlü tutkuya rağmen bir ailenin tam ortasına düşüşüm hayatın bana yaptığı tuhaf bir şaka ve ben hala nasıl karşılık vermem gerektiğini bulabilmiş değilim.
Ben aile yaşamın uygun bir insan değilim. Olabilirim sanmıştım, sevgiyle iyileşebilirim sanmıştım. Yanılmışım. Hamurumdaki zehir sinsi bir yılan gibi başını çıkarmaya başladığında anladım. Öfke benim gerçeğim, nefret benim gerçeğim bana bunu öğretttiler ve ben bu yanlışlardan arınmayı hala başaramadım.
Peki ya içimdeki bu zehiri uyandıranlar ne olacak? Onların hiç mi suçu yok? Var tabi ama zaman ağlayanların çağı, acıtasyon yapanların çağı, mağduru oynayıp bunu silah gibi kullananların çağı. Sessizliğiyle konuşanların çağı değil dolayısıyla benim de değil.
Peki ama ne yapmalı yüreğim? Başkalarının kötülüğünün acısını ev sevdiğimizden çıkarmaya devam mı edeceğiz? Ettik diyelim vicdanımız nasıl dayanacak bu acıya? Ya o en sevdiğimiz ona aile hayatına uygun olmadığımızı söylemedik mi uyarmadık mı?
Susmalıyız yüreğim acımızı kendi aramızda halletmenin