Nur

Nur
@Hope_stars
Öğrenci/ Yazar
Ankara
2000
273 okur puanı
Ağustos 2017 tarihinde katıldı
Puan vermedi·381 syf.··
2026 5. kitabı
Selam benim sıradan olanla yetinmeyip, zihninin sınırlarını yepyeni evrenlerde zorlamaya bayılan güzel kitap ailem! Bugün size ne her şeyin kusursuz olduğu bir ütopya ne de karanlığa boğulmuş bir distopya ile geldim. Bugün, yazarın kendi tabiriyle bir "Allotopya"nın, yani tüm kurallarıyla baştan aşağı "başka" olan bir dünyanın kapılarını aralıyoruz: Bilal Ünal'ın kaleminden Astan. Kitabın kapağını açtığınız an, bildiğiniz tüm kavramları; zamanı, inançları, isimleri ve coğrafyayı kapının dışında bırakmanız gerekiyor. Çünkü Esera adlı puslu bir şehirde, yazarın ilmek ilmek sıfırdan yarattığı bir evrendeyiz. Başkarakterimiz Astan'ın çalıştığı inşaatta bulduğu tuhaf, altın yaldızlı bir eşya ile başlayan hikaye, bizi sadece fiziksel bir koşturmacanın içine değil, aynı zamanda ciddi bir toplumsal uyanışın tam ortasına bırakıyor. Özellikle hikayedeki direniş figürü ve halkı uyandırmaya çalışan o gizemli karakterin felsefesi, aklın katı sınırlarıyla kalbin sezgileri arasındaki o kadim çatışmayı harika bir şekilde işliyor. Yazarın çevirmen geçmişinden gelen o kelime işçiliği ve edebiyat bilgisi, metne inanılmaz masalsı ama bir o kadar da derin bir tat katmış. Gelelim bir okur olarak "Keşke" dediğim, o eleştirel gözlüğümü taktığım kısımlara... Sıfırdan bir dünya yaratmak muazzam bir yetenek ama bir okur olarak bu dünyaya adım atmak başlarda beni biraz zorladı. Yazar, yarattığı bu muazzam evrenin kurallarını, yeni kavramları ve işleyişi bize aktarmak isterken, kitabın ilk bölümlerinde hikayenin doğal akışı biraz sekteye uğramış. Bilgi aktarımı, bazen karakterlerin anlık duygularını ve maceranın temposunu gölgede bırakıyor. "Keşke bu dünya inşası, okurun üzerine yoğun bir şekilde verilmek yerine olay örgüsünün içine daha yavaş, daha yedirilerek sunulsaydı" demeden edemiyorsunuz.
AstanBilal Ünal · İskenderiye Kitap · 202540 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·277 syf.··
2026 3. kitabı
Selam benim gökyüzüne bakmayı seven, kalbinde yıldızlar taşıyan güzel kitap ailem! Bugün elime aldığımda isminin şiirselliğiyle beni tavlayan, sayfalarını çevirdiğimde ise duyguların sel olup aktığı bir kitapla geldim: Mehmet Ali Çelik’ten, Gece Kitaplığı etiketiyle çıkan: Yıldızlar Kayınca Nereye Düşer. Bazen bir roman okursunuz ama içinde kurgudan çok, bir dostun sizinle dertleşmesini bulursunuz ya... İşte bu kitap tam olarak o hissi veriyor. Roman türünde olsa da, yazarın dili o kadar naif ve şiirsel ki, satırların arasında bir olay örgüsünden ziyade, derin bir içsel yolculuğa çıkıyorsunuz. Mehmet Ali Çelik, aşkı, ayrılığı, hüznü ve en çok da "kayıp gidenlerin" ardında bıraktığı o boşluğu çok zarif kelimelerle anlatmış. Sanki yazar karşınızda oturmuş, "Yalnız değilsin, düşen her yıldızın, kırılan her kalbin bir sebebi var" diyor. Özellikle melankolik havaları seven, altını çizeceği bolca cümle arayan okurlar için birebir. Gelelim bir okur olarak "Keşke" dediğim, eleştirel gözle baktığım kısımlara... Kitabın o duygu yoğunluğunu ve edebi dilini sevsem de, bir noktadan sonra kurgunun, duyguların biraz gölgesinde kaldığını hissettim. Hüzün ve içsel monologlar o kadar baskın ki, hikayenin temposu zaman zaman yavaşlıyor. Karakterlerin eylemlerinden çok hislerine odaklanıyoruz. Aralara biraz daha fazla olay örgüsü, biraz daha dinamik çatışmalar serpiştirilseydi, kitabın ritmi çok daha sürükleyici olabilirdi. Duygular şelale gibi akıyor ama bazen okur olarak o yoğunluğun içinden çıkıp biraz nefes alacak, hikayeyi ilerletecek somut adımlar aradım. Sonuç Olarak; Yıldızlar Kayınca Nereye Düşer, aksiyondan ziyade duygu odaklı romanları sevenler, "bana beni anlatan cümleler lazım" diyenler ve Gece Kitaplığı'nın o özgün çizgisini takip edenler için şans verilesi bir eser. Peki,
Yıldızlar Kayınca Nereye DüşerMehmet Ali Çelik · Gece Kitaplığı Yayınları · 20253 okunma
Puan vermedi·150 syf.··
2026 2. kitabı
Selam benim teknolojinin hayatımızı ne kadar yönettiğini sorgulayan, gerilim dolu satırların peşine düşen güzel kitap ailem! Bugün size, modern çağın en büyük kabusunu ve en tatlı rüyasını aynı anda yaşatan, sayfaları çevirirken nefesinizin kesileceği bir kurguyla geldim: Hızır Narin’den Kaderin Şifresi (Başlangıç). Hepimiz "keşke bir sabah uyansam ve hayatım değişse" deriz ya... Peki ya o değişim, ruhumuzu satın alan dijital bir kelepçeye dönüşürse? Bu kitap, havadan gelen büyük bir servetin aslında özgürlüğümüzün bedeli olup olmadığını sorgulatıyor. Yazar, bizi basit bir "zengin olma" hikayesinin içine çekmiyor; bizi dijital bir kukla oynatıcısının iplerini tuttuğu karanlık bir sahneye itiyor. Bir yanda ekranın arkasına gizlenmiş, her adımı izleyen ve yöneten görünmez bir güç... Diğer yanda ise "kolay kazancın" sarhoşluğuyla başladıkları yolda, birer piyon olduklarını çok geç fark eden karakterler... Kitapta beni en çok etkileyen şey, yarattığı o "görünmez hapishane" atmosferi oldu. Karakterlerin fiziksel olarak özgür olsalar bile, dijital bir ağın içinde nasıl kapana kısıldıklarını okumak gerçekten ürperticiydi. Polisiye unsurlarla harmanlanmış bu kedi-fare oyunu, sadece suçluyu aramıyor; sistemin kendisini de sanık sandalyesine oturtuyor. Gelelim bir okur olarak "Keşke" dediğim, eleştirel gözle baktığım kısımlara... Kurgunun o yüksek temposunu ve "teknolojik gerilim" havasını çok sevsem de; aksiyonun gölgesinde kalan duygusal çatışmaların biraz daha derinleştirilmesini isterdim. Karakterler bir uçurumun kenarında yürürken, sadece hayatta kalma güdüsüyle değil, vicdanlarıyla da daha sert bir hesaplaşma içine girselerdi; o psikolojik baskıyı iliklerimize kadar daha net hissederdik. Olayların hızı bazen karakterlerin iç sesini bastırmış gibi geldi bana. Sonuç
BaşlangıçHızır Narin · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 20254 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2026 1. kitabı
Bugün elimde sadece bir roman yok; bir milletin yeniden doğuş sancısı, bir şehrin suskun çığlığı ve o karanlığı yırtıp atan mavi bir umut var: Onur Can Ekinci’den Şehr-i Esaret. Arka kapağı okurken bile boğazınız düğümleniyor... "Bazen bir şehir konuşmayı bırakır" diyor yazar. İstanbul'un işgal altında olduğu, korkunun her omuza bir yük gibi bindiği ama kimsenin nefes almaktan vazgeçmediği o puslu günlere gidiyoruz. İnsanların içinden "Vatan teslim edilemez" diye dua ettiği, perdelerin ardında saklı bir umudun büyüdüğü zamanlar... Bu kitap, o büyük fırtına kopmadan önceki sessizliğin romanı. Bir yanda esaretin ağırlığı altında ezilen İstanbul, diğer yanda "Ya İstiklal Ya Ölüm!" diyecek o iradenin, Mustafa Kemal'in tarih sahnesine çıkışı... Yazar bizi o suskun bekleyişten alıp, Samsun ufkunda doğan güneşe, Milli Mücadele'nin ateşine taşıyor. Okurken o dönemin çaresizliğini değil, o çaresizliğin içinden filizlenen inancı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Gelelim bir okur olarak "Keşke" dediğim, o eleştirel gözlüğümü taktığım kısımlara... Kitabın o milli ve manevi atmosferi, o tarihi ağırlığı muazzam verilmiş. Ancak bir okur olarak, bu büyük tarihi anlatının içinde kurgusal karakterlerin bireysel hikayelerinin biraz daha derinleştirilmesini isterdim. Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele süreci çok güçlü işlenmiş, evet; ama o dönemin "sıradan" insanının, sokaktaki esnafın ya da pencereden bakan kadının kişisel dramına, aşkına veya küçük dünyasına biraz daha fazla odaklansaydık, o "esaret" hissini daha içeriden ve daha sarsıcı yaşayabilirdik. Bazen tarih anlatımı, roman kurgusunun bir adım önüne geçmiş gibi hissettim. Sonuç Olarak; Şehr-i Esaret, yakın tarihimize, Milli Mücadele ruhuna ve Atamıza duyduğumuz o vefa borcuna bir selam niteliğinde. Onur Can Ekinci, o
Şehr-i EsaretOnur Can Ekinci · Perseus Yayınevi · 202524 okunma
Puan vermedi·162 syf.··
2025 44. kitabı
Bugün ismini duyduğum an duraksadığım, kapağını açtığımda ise kendimle yüzleştiğim bir kitapla geldim: Akif Mengeş’in kaleminden Gecekondu Müslümanlık. Hepimiz başımızı sokacak evimizin sağlam, depreme dayanıklı, temeli kuvvetli olmasını isteriz değil mi? Peki ya ahiretimizi içinde barındıracak olan "inanç evimiz"? İşte yazar tam olarak bu can alıcı noktadan vuruyor bizi. Kitap, "atalarımızdan böyle gördük" diyerek yaşanan, temeli zayıf, ilk sarsıntıda yıkılabilecek o derme çatma inanç yapısına "Gecekondu" diyor. Ve bizi, ilimle, şuurla, gerçekten hissederek inşa edilen o sağlam binaya, yani Tahkiki İman'a davet ediyor. Akif Mengeş, günümüz toplumunun en büyük yarası olan "şekilciliği" ve "mirasyedi Müslümanlığını" o kadar net bir dille eleştiriyor ki, okurken sık sık "Acaba ben de mi gecekonduda yaşıyorum?" diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Dili asla üstten bakan bir hoca tavrında değil; aksine sizinle dertleşen, aynı sancıyı çeken bir dost sıcaklığında. Sosyolojik tespitleri o kadar yerinde ki, satırların altını çizmekten kaleminiz tükenebilir. Gelelim bir okur olarak "Keşke" dediğim, eleştirel gözle baktığım kısımlara... Yazarın "gecekondu" metaforu ve hastalığı teşhis etmesi gerçekten muazzam. Sorunu çok net görüyoruz. Ancak bir okur olarak, bu güçlü tespitlerin ardından reçetenin, yani "çözüm yollarının" biraz daha detaylandırılmasını çok isterdim. "Tamam, gecekonduda oturuyoruz, bunu anladık. Peki o sağlam binayı inşa etmeye tam olarak nereden, hangi pratik adımlarla başlayacağız?" kısmında okura biraz daha somut bir yol haritası çizilebilirdi. Teşhis mükemmel ama tedavi süreci biraz daha geniş yer tutabilirdi diye düşünüyorum. Sonuç Olarak; Gecekondu Müslümanlık, inancını bir gelenek olmaktan çıkarıp bir yaşam biçimine dönüştürmek isteyen, "Ben neye,
Gecekondu MüslümanlıkAkif Mengeş · Gülnar Yayınları · 202514 okunma