Selam benim sıradan olanla yetinmeyip, zihninin sınırlarını yepyeni evrenlerde zorlamaya bayılan güzel kitap ailem!
Bugün size ne her şeyin kusursuz olduğu bir ütopya ne de karanlığa boğulmuş bir distopya ile geldim. Bugün, yazarın kendi tabiriyle bir "Allotopya"nın, yani tüm kurallarıyla baştan aşağı "başka" olan bir dünyanın kapılarını aralıyoruz: Bilal Ünal'ın kaleminden Astan.
Kitabın kapağını açtığınız an, bildiğiniz tüm kavramları; zamanı, inançları, isimleri ve coğrafyayı kapının dışında bırakmanız gerekiyor. Çünkü Esera adlı puslu bir şehirde, yazarın ilmek ilmek sıfırdan yarattığı bir evrendeyiz. Başkarakterimiz Astan'ın çalıştığı inşaatta bulduğu tuhaf, altın yaldızlı bir eşya ile başlayan hikaye, bizi sadece fiziksel bir koşturmacanın içine değil, aynı zamanda ciddi bir toplumsal uyanışın tam ortasına bırakıyor.
Özellikle hikayedeki direniş figürü ve halkı uyandırmaya çalışan o gizemli karakterin felsefesi, aklın katı sınırlarıyla kalbin sezgileri arasındaki o kadim çatışmayı harika bir şekilde işliyor. Yazarın çevirmen geçmişinden gelen o kelime işçiliği ve edebiyat bilgisi, metne inanılmaz masalsı ama bir o kadar da derin bir tat katmış.
Gelelim bir okur olarak "Keşke" dediğim, o eleştirel gözlüğümü taktığım kısımlara...
Sıfırdan bir dünya yaratmak muazzam bir yetenek ama bir okur olarak bu dünyaya adım atmak başlarda beni biraz zorladı. Yazar, yarattığı bu muazzam evrenin kurallarını, yeni kavramları ve işleyişi bize aktarmak isterken, kitabın ilk bölümlerinde hikayenin doğal akışı biraz sekteye uğramış. Bilgi aktarımı, bazen karakterlerin anlık duygularını ve maceranın temposunu gölgede bırakıyor. "Keşke bu dünya inşası, okurun üzerine yoğun bir şekilde verilmek yerine olay örgüsünün içine daha yavaş, daha yedirilerek sunulsaydı" demeden edemiyorsunuz.