Birisinin bir daha hiç gelmeyecek olması, bir şey söylemeyecek olması, asla tek bir adım atmayacak olması, ne yakınımıza ne uzağımıza doğru- bize bakmayacak, gözlerini başka yöne çevirmeyecek olması… Kim bilir buna nasıl dayanıp sonrasında bunu atlatıyoruz? Gel zaman git zaman nasıl olup da unutuyoruz, sessizliğe gömülen onlardan nasıl uzaklaşıyoruz, bilmiyorum.
Gerçek bir insan,kendisiyle ne kadar derin bir yakınlık kursak da, büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır, yani saydam değildir, duyarlılığımıza taşımayacağı bir yük bindirir.
Romancı bizi bir kez bu duruma soktuktan sonra, yani bütün duyguların tamamen içsel durumlardaki gibi on kat arttığı, kitabının bizi bir rüya misali, ama uyurken gördüklerimizden daha açık seçik, hatırası daha uzun sürecek bir rüya misali allak bullak edeceği bir duruma soktuktan sonra, bir saat boyunca, gerçek hayatta sadece birkaçının yaşanması bile yıllar sürecek ve en yoğun olanları, meydana gelirlerindeki yavaşlıktan ötürü algılanmayacak, dolayısıyla da asla görünürlük kazanmayacak, olası bütün mutlulukları ve talihsizlikleri peş peşe yaşatır bize…
Geçmişi hatırlama gayemiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamız ise tesadüfe bağlıdır.