"Bu kadın ölmeli miydi, Tanrım..?"
Yaşamındaki en sevgili varlığı başkalarının taşımasına insan nasıl katlanıyor diye zaman zaman düşünüyorum, yine de siyah giysili adamların anneciklerini mezara taşımasından ötürü uzun zaman üzüntü duyan çocuklar kadar bunu kimse derinden hissedemez..
Bir an kayboldun gibi yaşadım kıyameti.
Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti.. Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma..
Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma..
Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından..
Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından..
Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde..
Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde..
Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş..
Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş..
Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine..
Kapılıp gidiyorum saçının sellerine.. Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar..
Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar..
Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın..
Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın..
Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi..
Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi..
Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım..
Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım..
Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum.! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok, sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu. O zaman her şey birbirine karışıyor ve arkasından düşler içinde dünyaya gülümsemeyi sürdürüyorum..
” Ben senin ismini tarçın kokulu akide şekeri gibi tutuyorum ağzımda, damağımda, ruhumda..
Kaygılarını biliyorum, yalnızlıklarını, kırgınlıklarını ve hırslarını da..
Kalbinin ritmini duyuyorum; yanında olmasam, elini tutmasam da..
Ruhunun en çirkef, suretinin en çirkin, zihninin en çiğ hallerini biliyorum; hiçbirini gözlerimle görmemiş olsam da..
Ne bir mükafat verdin bana ne bir ceza..
Ama cennetini de biliyorum, cehennemini de..”