İçerde on bir kadın hükümlü kalıyor. Sürekli baş ağrısı olan gençten bir kadın var. Kucağında, emzirdiği bir bebek. Kaynanasıyla birlikte hüküm giymişler. Genç bir kocası var, ziyarete geliyor her hafta. Elinde torbayla kapıda dikilirken görüyorum bazen. Bir tuhaflık var ama. Karı koca, görüş boyunca başları önde, sessizce sürenin dolmasını bekliyorlar sanki. Cezaevi müdürüyle öğleyin tabldot yemeği yerken öğrendim bütün hikayeyi. Oğlanın babası, uzunca bir süredir tecavüz ediyormuş genç kadına. Ne kocanın ne de kaynananın haberi var bundan. Hamilelik ortaya çıkınca , genç kadın olan biteni anneye anlatır. Gelin ve kaynana, delikanlının olmadığı bir gece, yatağında öldürürler adamı, sonrada yakarlar evi. İş açığa çıkar. İtiraf ederler her şeyi. Genç kadın cezaevinde doğruru çocuğunu.
Delikanlı sessiz, mütevekkil birisi. Babasını öldüren karısının ve annesinin ihtiyaçlarını getiriyor her hafta. Her görüşmede, karısının kucağındaki çocuğa bakıyor çaresizce. Kardeşi mi, yoksa kendi çocuğu mu, bilemediği bir çocuk.
Bir köşede sigara içerken döküyor içini:
"Olan olmuş... Yapacak bir şey yok... Ettiğini buldu babam. Ben karımdan vazgeçmem."
Evden kurtarabildiğini kurtarmış. Hayatı yeniden kurmaya çalıştığı belli. Yeniden kullanılmak üzere kazınan, fakat kazındıkça eskiden yazılanların parça parça ortaya çıktığı parşömenler gibi bir hayat. "Palesest" yani.
"Yangından sonra, boya badana yaptırdım. Lakin çıkmıyor yanık kokusu. Evin her tarafına babamın kokusu sinmiş. Kaybolmadı bir türlü," diyordu.