Bu sessizliğin içinde bunlar vardı işte. Belki biraz sonra her şey korkunç bir karanlığa gömülecek, verimsiz bir toprağa düşen tohumlar gibi kinler de yüreklerin karanlığında yeşermeye kalmadan kuruyup kalacaktı. Tepedeki güneş bile gazı bitmek üzere olan bir lambanın titrek alevi gibi soğuktu. Çok alçakta duruyordu, bir ölü gözü gibi cansızdı. Batı kenarını kapayan dağların karlı tepelerini aşabileceği çok kuşkuluydu. Yol güneşin izinde gidiyordu. En uçta Drina’nın kan kırmızı rengi gökyüzüne vurmuştu.