Tereddütle etrafıma baktım. Su sakindi. Her dalgası uysaldı. Her anı tahmin edilebilir… Ateş öyle miydi? Haşindi. Arsızdı. Hiç ama hiç durmazdı. Köpüklerle dolu derin bir nefes çektim içime. “Bu yangın öyle uzun zamandır yanıyor ki içimde, onu durdurması imkansız. O, ben yapan şey. Ondan vazgeçemem.”
Sevgili Bayan Handerson,
Bu mektubu yazarken neler düşünüyordum, inanın hiç bilmiyorum. Sanırım endişeleniyorum. Son görüşmemizden bu yana ya hiç uyumuyorsunuz ya da beni rüyalarınızdan kapı dışarı ettiniz. Bunu hak edecek ne yaptım? Ne olur söyleyin bana. Ayrıldığımızda her şey yolunda gidiyor gibiydi. Hâlâ etkisindeyim. Ancak geceleri o tanıdık yoldaşlık olmayınca kendimi bir tuhaf hissettim. Eksik. Evet, doğru kelime bu. Ve tedirgin. Sizden bana bulaşan tedirginlikle alakası yok bunun ve doğrusunu söylemek gerekirse kendisini hiç sevmedim.
Yanıtınızı sabırsızlıkla bekliyorum. Uykunuzu da öyle.
İan Silverscythe
“Sende garip bir şeyler var. Bende de,” dedim çaresizce. Bunu bu kadar zorlaştırmasın gerek yoktu.
“Ne demeye çalışıyorsun?” Şimdi ya ilgileniyordu ya da ilgilendiğini göstermekten çekinmiyordu.
“Sana yardım etmek istiyorum çünkü ben de kaybolmuş gibi hissediyorum.”
Yaklaştı. “Kayıp mısın peki?”
“Senin yanındayken değil,” diyebildim titrek bir nefes eşliğinde
Kontrolü elden girmek üzere olsa da gücünün son kırıntısıyla karanlığa karşı koyuyordu. Ortada hâlâ bir bağlantı olduğu yoktu. İan bir canavar değildi. Canavarlar tereddüt etmezdi, öldürürdü.