Denize duyulan sevgi. Öylesine bir sevgi ki bu, bir kara sevdaya dönüşüvermiş. Ve bu sevdanın çevresine serpilen hayatlar, çok geçmeden ölümü tadıvermiş.
Hem de ölümün her türlüsü.
Çocuk, kadın, erkek, eş, hayvan, ev, bağ bahçe. Canlı ve cansız dünyadan her cinsten varlığın ölümü. Hiçbir gidenin arkasından öyle durup da yas tutmak için zaman, güç kuvvet ve refah bulunamamış. Geride kalanlar, hayatlarına öyle ya da böyle devam etmek zorunda kalmışlar. Demişler ki, “Hayat böyle bir şey olsa gerek”. Peşlerinden, ya kendileri de ölmüş ya da ölmekten beter olmuşlar.
Kimsesizlik, çaresizlik, cehalet, yoksulluk, kötülük, fırsatçılık ve acımasızlık ile boğuşmuşlar.
Bugünü düşündüğümde; on yıllar önce yazılmış, belki ondan birkaç on yıl öncesine de dayandırılan olaylar, yazık ki bugün de daha farklı olagelmiyorlar. Şimdinin, meseleleri yalnız bugünün meseleleri değilmiş. 100, 150 ve belki de daha eskilerde de, düzen, toplum ve zihniyet böyleymiş. Ne zamanki özellikle de Türk Edebiyatından bir eser okuyorum, işte o zaman bunu daha da çok hisseder oluyorum. Durum teşhisi kadar, tedavisi kadar açık olabilseydim keşke. Yine de… Okumak, evet okumak iyi gelebilir…
İçerikle ilgili düşüncelerime ek olarak, üsluba yönelik de birkaç söz sarf etmek isterim:
- Çok alışılagelmiş olacak ancak akıcı bir roman diyebilirim. Ancak, yer yer okuma hızı düşebiliyor. Daha fazla ikili - üçlü konuşmalara yer verilebilirdi.
- Romanın bir yerinde ortaya çıkan bir karaktere dolu dolu betimlemelerle dikkatler çekilirken bir an sonra ortadan kaybolabiliyor. Bu hareketli yapı, romanın diyalog yoksunu halini renklendirirken aynı zamanda takip etmeyi de zorlaştırabiliyor. En azından ben bu şekilde hissettim.
- Roman, seçilen kelimeleri, kullanılan tamlamaları ve deyimleriyle oldukça lezzetlendirilmiş.