Boşunaydı
Boş... Boşuna... Boşa... Kelimenin sesi beni topladı. Kalktım. Yatak odasına girdim. Aynı anda iki zıt duygu birden geldi: Odadan çıkmak ve odada kalmak.
Aynayı görmesem çıkacaktım. Giysi dolabının bir kapısı yarım açıktı. Kapı açıyla duruyor, üzerindeki aynada kendimi görüyordum. Ben kendimi, en sivil hallerimin tanığı olan mekana giren adam olarak hissederken, ayna beni, arkasında boş bir koridor olan adam olarak gösteriyordu.
"Ayna" dedim fısıltıyla.
"Buyurun benim" dedi.
"Ayıp olmuyor mu ayna?" dedim, "Bizi burada yanlış pozisyonda, dış kapının mandalı gibi gösteriyorsun. İlgisiz, alakasız, yabancı ve arkasında koridor boşluğu duran ve hani geri dönüp o boşluğu kat ederek, daire kapısına yönelebilecek ve hatta yönelmesi gereken biri gibi"
"Nasıl görünmek isterdin?" dedi.
Bu tavır, bu kendinden çok fazla emin, ukala tavır beni öldürürdü.
"Ayna" dedim, "seni bölük bölük bölerim"
"Denememeni tavsiye ederim" dedi, "bölünerek çoğalırım ve çoğaldıkça fazla suret veririm. hoşuna gitmez".
Artık sevdiği kadını özlemek ve akşamları ona hikâyeler vermek için, sabahın kör vakitlerinde, şehrin bir yerlerine giden adamın hikâyesine devam edebilir miydim? Edemezmişim gibi geliyordu. Bilmiyordum.
Ne olmuştu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nereye gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
Sabah sessizliği içinde biraz daha yürüdükten sonra Moda burnu taraflarından geçerken bir evden ağlama sesleri işitti... Birden irkilerek durdu... Yine heyheyler gelmişti... Kendi kendine:
Bu evde ağlaşıyorlar... Demek ki Dilber burada... dedi. Gidip evin kapısını çaldı. Kapıyı açan bir ihtiyar kadına:
- Yukarıda ağlaşanlar kim?... diye sorunca kadın onu da daima gelen misafirlerden sanarak:
-Ah! Sorma evladım!... Efendi vefat etti... cevabını verdi.
Celal, o sırada cenaze için gelenlere dönmüş:
- Bırakın şu biçareyi!... Ölen o değil, asıl benim!... Beni gömün! diye yalvarıyordu.