Diyordum ki, stoacılardan biri, vaktiyle yakını olan birini kurtarabilmek için kendini köle olarak satmış. İşte görüyorsunuz ya, demek ki bir stoacı bile uyarıya karşı tepki verebilmiş; çünkü yakını olan birisi uğruna kendini yok etmek gibi böylesi yüce bir eylem için öfkeli ve merhametli bir ruha sahip olmak gerekir. Bu hapishanede şimdiye kadar öğrendiğim her şeyi unuttum, yoksa bir şeyler daha hatırlayabilirdim. Mesela İsa'yı ele alalım. İsa ağlayarak, gülerek, hüzünlenerek, öfkelenerek, hatta can sıkıntısı çekerek gerçekliğe tepki veren biriydi. Acılara gülümseyerek karşı gelmedi ve ölümü küçümsemedi. Bunun yerine kâsenin ondan uzaklaştırılması için Getsemani Bahçesi'nde Tanrı'ya dua etti.
Eğer ölüm herkes için olağan ve meşru bir sondan ibaretse insanların ölmelerine engel olmak niye? Bir tüccarın ya da memurun fazladan beş, on yıl yaşamasının kime ne faydası var? Tıbbın gayesini, ilaçların acıları hafifletmesi olarak görürseniz kaçınılmaz olarak ortaya şu soru çıkar: Acıları hafifletmenin amacı nedir? İlk olarak, acıların insanı kusursuzluğa götürdüğü söylenir. İkinci olarak ise, eğer insanoğlu acılarını haplarla ve damlalarla hafifletebileceğini öğrenirse, bugüne kadar onları hem her türlü kötülükten koruyan hem de onlara mutluluk bahşeden dini ve felsefeyi tümüyle terk edebilir. Ölüm döşeğindeki Puşkin korkunç acılara maruz kalmış, zavallı Heine birkaç yıl felçli yaşamıştı. Peki acı çekmedikleri takdirde bir amip gibi bomboş ve anlamsız bir yaşam sürdürecek olan falanca Andrey Yefimiç ya da filanca Matryona Savişna'nın hasta olmasına engel olmak niye?
"Ömer radıyallahu anh, bir gün Resûlullah'ın evinde huzuruna vardı. Onu tavanı düşük bir odada, bir hasırın üzerinde buldu. Hasır yan tarafına iz yapmıştı. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh ağladı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, 'Neden ağlıyorsun, ey Ömer?' diye sordu. Hz. Ömer, 'Kisra ve Kayser ipek döşeklerde yatıyor ve tahtlarda oturuyor. Sen ise bu tavanı düşük odada kaliyorsun, hasır da yan tarafına iz bırakmış' dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, 'Ey Ömer! Hasırın yan tarafıma iz yapmasına gelince; sonrasında yumuşaklık olan sertlik ne güzeldir. Bu odanın tavanının düşük olmasına gelince; kabrin tavanı bundan daha alçak olacaktır. Biz dünyayı dünya ehline bıraktık, onlar da ahireti bize bıraktılar. Benim ve dünyanın benzeri, sıcak bir yaz gününde yolculuk yapan bir süvari gibidir. Sıcaktan bunalan bu süvari bir ağacın altında biraz gölgelenir. Sonra yola koyulur ve orayı terk eder' buyurdu."
Hadisin başka bir rivayetinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, "Dünya onların, âhiret bizim olsun istemez misin Ömer?"buyurmuştur.
Gözyaşı, her anne-babanın da bildiği gibi her zaman mağduriyet anlamına gelmez! İslam'ın ilk dönemlerinde yaşamış en ünlü kadılarından biri olan Kadı Şüreyh'in (ö. 697) başına gelen çok meşhur bir olaydan bahsedelim. Sahabeden sonraki tâbiîn neslinden olan ve hayatı hakkında çokça rivayet bulunan bu kadıya bir keresinde bir kadın ağlayarak gelip kendisine yöneltilen bir suçlamadan şikâyet eder. Kadı Şüreyh, kadının ağlama ve yakınmalarına rağmen duruşunu bozmadan oturur. Talebeleri bile hocalarının kayıtsız kaldığı şey karşısında mahcup olmuşlardır. Kadın ayrılınca talebeleri ona, “Ey şeyh, neden ona biraz da olsa acımadın? Kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, belki ona bir yanlış yapılmıştır!" diye sorarlar. Kadı Şüreyh, "Yusuf'un kardeşleri de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ancak asıl zulmeden onlardı! Verdiğimiz kararları duygulara göre değil, gerçeklere göre veriyoruz!” diye cevap verir. Daha sonra anlaşılır ki aslında suçlu olan, hıçkıra hıçkıra ağlayan o kadındır.