Ibn Hacer (6.852/1448) de konuya ilişkin olarak şunları söylemiştir;
“Bir kimsenin, hocadan ilim almadan sadece bazı fıkıh kitaplarını kendi kendine mütalaa ederek, kendi anlayışına göre fetvâ vermeye kalkışması, hiçbir şekilde caiz değildir. Çünkü böyle bir kimse avamdır, dolayısıyla o, fıkıh ilminin cahili sayılır, söylediğini bir ihtisas dairesinde söylemiş olamaz. Üstelik ehliyetli hocalardan ilim almış bir kimse bile, öyle gördüğü bir iki veya beş on kitaptan fetvâ veremez. Çünkü kitap sahiplerinden biri hata etmiş olabilir. Ondan alan kitaplarda da aynı hataya düşülebilir. O hâlde fetvâ verecek kişi, uzman (mahir, mütehassıs) olmalı ve kendisinden fetvâ vereceği kitabın ulema arasında muteber olduğunu iyi bilmelidir. İşte kişi bu şartı taşıyorsa, İslam namına insanlara fetvâ vermeye yetkili olabilir.”
İslam hukuk tarihini incelediğimiz zaman, bunun, dönemlere/asırlara göre farklılık arz ettiğini görürüz. Kısaca değinmek gerekirse, vahiy döneminde “vahiy” ve “içtihat”; Sahabe, Tabiün ve Müçtehit imamlar döneminde dini metinler/nass başta ve esas olmak üzere, “rey”, “kıyas”, “icma”, “istihsan”, “istislah”, “istishab” vb. metotlar kullanılmıştır. İlk iki asırda kullanılan bu yöntemleri genel olarak “içtihat” terimiyle ifade etmek mümkündür. Mezhep imamlarının öğrencilerinin yaşadığı üçüncü asırda da aynı metotlara başvurulmasına rağmen, dördüncü asırda, mezheplerin teşekkül etmesinden itibaren, taklit ruhunun ağır basmasıyla mezhebe bağımlılık artmış ve metot olarak “tahriç”, “tercih” ve “taklit” yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem miladi on dokuzuncu asrın sonlarına .dar ağırlığını sürdürmüştür.
Olayın Yeni Olup Olmadığının Tespit Edilmesi
Müftü kendisine sorulan problemin, daha önce yaşanmış ve fıkıh kitaplarında cevabı bulunan mı, yoksa yeni karşılaşılan bir olay mı olduğunu da tespit etmeye çalışmalıdır. Bunun iki açıdan faydası olacaktır:
Birincisi, olaya ilişkin cevabın hangi kaynaktan aranacağına karar vermeye yardımcı olmasıdır. Buna göre, problem, cevabı eli altındaki kaynaklarda bulunan bir problem ise ona göre cevaplayabilir. Şayet yeni bir olay ise, bu durumda müftü, kendi ilmi seviyesine uygun bir metodu kullanarak cevaplandırabilir veya meseleyi, kendisinden daha üst seviyedeki bir alime veya Din İşleri Yüksek Kurulu gibi bir komisyona havale edebilir.
İkincisi ise, müftüye sorulan konunun isim benzerliğinden dolayı daha önceden yaşanan bir olay gibi algılanmasını engellemesidir. Çünkü nice kelimeler değişik sebeplerle birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Bu da müftünün konuyu yanlış anlamasına ve fetvâyı hatalı vermesine yol açabilir.” Bu yüzden, isim benzerlikleri veya farklılıkları, müftünün üzerinde önemle durması gereken konulardan olmaktadır.
Orhan çeker'in de ifade ettiği gibi Öncelikle müftü daha önce kendisine gelen problemleri etrafa yaymadan kendinde saklayabilmelidir. Çünkü sır saklayamadığı duyulan müftü hem toplumun gözünde değerini yitirir hem de problemi olan kişiler kendi sırlarını saklanamayacağını düşünerek müftüye danışmak istemezler. Bu durum da müftü görev dışı kalır ve ihtiyaç sahiplerinin ehil olmayan kimselere yönelmesine yol açmış olur.