Hayatım boyunca korku filmi izlemekten haz etmedim ve izlemedim. Kitaba başlamadan önce tıpkı bir korku filmi senaryosu okuyacakmışım gibi ürkütücü bir yolculuğa çıkacağımı biliyordum, bu yolculuğa çıkmaktan sakınmanın devekuşu gibi kafamı kuma gömmek olacağını da biliyordum çünkü korkutucu olan karakterlerin hikâyeleri değil, ülkemde kitapta anlatılanları ve hatta fazlasını yaşayan insanlar olduğunu bilmemdi. Mine Söğüt toplumsal travmalarımızı efsunlu bir dil ile anlatıyor. Belki de bu sayade tahammül edebiliyoruz ya da okuma gücü bulup "Peki o halde ruh sağlığı uzmanı, insan, yurttaş olarak ne yapmalıyım?" sorusunu sorabiliyoruz. Hikâyedeki ortak nokta kahramanların ailelerinden, yakınlarından gördükleri sevgisizlik ve türlü şiddet sonucu ruh sağlıklarını yitirmeleri. Her bölümde cevap da çözüm de çok basit gibi görünüyor ve her defasında -aile, yakınlar, doktorlar, çevredeki herkes- durumu daha karmaşık ve çözülmesi imkansız hale getiren umursamazlıkları ile bireyin intiharına seyirci kalıyorlar ya da sessiz ve usulca cinayet işliyorlar. Her ebeveyn sevgisizliğiyle öldürüyor çocuklarını, nesillere miras kalan bu travmalar hep aynı son ile yineleniyor: cinayet ya da intihar. Okuyunuz, okutunuz ifinim. Zira akademide öğretmen olsaydım ruh sağlığı alanında çalışacak olan tüm öğrencilerime okumasını salık verirdim. Her hikâye birer vaka incelemesi tadında, mesleki gelişim için oldukça öğretici.