1960'lı yıllarda bu entellektüel sürecin bir parçası olarak bir dizi tarihsel çalışma ortaya çıktı. Hepsinin ortak paydası, Avrupa'nın, özelde 'kapitalizmin' gelişimini içeren gelişme biçiminin, insanlığın ilerlemesinin doğal ve neredeyse tek yolu olduğunu ileri sürmeleriydi; ve bu eserlerin çoğu Üçüncü Dünyanın gelecekte gelişmesinin yerinde, doğal akışının bu doğal Avrupa örneğini izlemekten geçtiği biçimindeki ideolojik sonucu açıkça ortaya koyuyorlardı.
Dışarıdan doğru gittikçe kültürel evrim anlaminda geriye doğru gideriz (s.38).
***
Bu nedenle onlara kapitalizim dışarıdan taşınmalıydı. Aslinda kuram buyuk olcude, hukukcular, Avrupali sömürge kurumları ve idareleri tarafından ortaya atılmıştı. Cok somut amaclari vardi: Sömürgelestirilmis halkların 'toprak mülkiyet hakki' kavramından habersiz oldukları varsayımına dayanarak topraklarini istimlâk etmek için hukuki zemini hazırlamak (s.51).
Bagimsizlikta israr soz konusu ise ozgurlugunu elde eden ulkenin halkini, ekonomik ve toplumsal gelişmenin tek yolunun 'sömürge ekonomisini' sürdürmek, yani sömürgecilerin şirketlerinin ve bankalarının yeni rejim altinda da (kârlı) işlerine devam etmelerinin doğruluğuna inandiracakti. Bu sisteme günümüzde 'yeni sömürgecilik' (neocolonialism) diyoruz.
Mucizenin 'neden' çıktığı konusunda tarihçiler arasında fikir birliği yok. Neden Avrupa böyle mucizevi sekilde ilerlerdi? Avrupalilar genetik ya da kulturel olarak üstün olduklarindan mi? Yasadiklari cevre daha elverisli oldugundan mi ya da tarihin belli bir aninda Avrupalilara diğer toplumlar karsisinda kati bir üstünlük sağlayan harika bir şey oldugundan mi?