Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk’un yalnızca Türkiye’de değil, dünya edebiyatında da en çok bilinen romanlarından biridir. Yayımlandığı günden itibaren hem Doğu’yu anlatma biçimiyle hem de kullandığı anlatım tekniğiyle geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Romanın merkezinde bir cinayet vardır; ancak bu cinayet, klasik bir polisiye merakıyla değil, düşünsel bir sorgulamayla ilerler.
Hikâye, 16. yüzyıl İstanbul’unda, saray için gizlice hazırlanan bir kitabın etrafında şekillenir. Bu kitapta çalışan nakkaşlardan biri öldürülür. Cinayet, roman boyunca okuru diri tutan bir gerilim yaratır; fakat asıl mesele katilin kim olduğu değil, bu cinayetin neden mümkün olduğudur. Cinayet, sanata bakıştaki çatışmaların, korkuların ve inanç krizlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Gelenekle yenilik arasındaki gerilim, sadece fikirlerde değil, insanların eylemlerinde de karşılık bulur.
Romanın dikkat çekici yönlerinden biri, olayların tek bir anlatıcıdan aktarılmamasıdır. Her bölümde farklı bir ses konuşur. Bazen bir nakkaş, bazen bir kadın, bazen bir köpek, bazen bir ağaç, bazen de “kırmızı” anlatıcı olur. Hatta öldürülen kişi bile söz alır. Bu çok sesli yapı, okura şunu hissettirir: Hakikat parçalıdır. Gerçek, tek bir bakış açısıyla kavranamaz. Her anlatıcı, kendi gördüğünü ve kendi çıkarını anlatır.
Bu anlatım biçimi, Orhan Pamuk’un roman anlayışının temel taşlarından biridir. Pamuk, okuru yönlendiren, açıklayan, ahlaki sınırlar çizen bir anlatıcıyı bilinçli olarak tercih etmez. Okur, anlatılanlar karşısında yalnız bırakılır. Bu yalnızlık, romanın en güçlü etkilerinden birini yaratır.
Bu etki özellikle bazı bölümlerde rahatsız edici bir hâl alır. Okuyucuyu en çok zorlayan kısımlardan biri, romanda geçen oğlancılıkla ilgili anlatılardır. Bu bölümler, anlatımda açık bir kınama ya