Bir toplum ne kadar çok unutursa, birileri o kadar çok yedek bellek üretir, satar ve boşalan nişleri onunla doldurur. Hafif bellek endüstrisi. Hafif malzemelerden üretilmiş geçmiş, 3D yazıcıdan çıkmış gibi plastik bellek. İhtiyaç ve talebe göre bellek. Legoların yeni hali - boş kısma tam uyacak farklı geçmiş modülleri sunuluyor. Tarif ettiğimiz şeyin bir tanı mı yoksa ekonomik mekanizma mı olduğu hala belirsizliğini korumakta.
Tanıdığım bir kadın, çatıdan atlayasım geliyor, ama düşerken saçımın dağılacağını bildiğim için, sonra eteğin kim bilir nasıl kırışacak, lekeler filan utanmaya başlıyorum ve vazgeçiyorum diyordu. Ne de olsa böyle durumlarda insanı çekiyorlar, öyle değil mi, insanlar seyrediyor.
Ölümün çehresi karşısında, hayattan gittikçe daha da uzaklaşarak nasıl yaşlanılır, kurtarılması imkansız olan nasıl kurtarılır? Anı olarak bile. Sonra tüm bu bireysel geçmiş nereye gider?
Hafızası onu terk ediyor, arkadaşlarının onu kötü gününde terk ettiği gibi. Arkadaşı yok, yaşayan akrabası yok. Arayabileceği hiç kimse yok. Eğer birinin hafızasında değilsek, aslında var mıyız?
Aslında kokular için adlara bile sahip olmamamız dikkate değer. Tanrı veya Adem işini sonuna kadar yapmamış. Renklerde olduğu gibi değil örneğin, orada isimlendirebiliyorsun, kırmızı, mavi, sarı, mor... Kokulara doğrudan ad vermemiz sağlanmamış. Hep kıyaslayarak, hep tarif ederek. Menekşe, kızarmış ekmek, yosun, yağmur, ölü kedi kokuyor... Ama menekşe, ekmek, yosun, yağmur ve ölü kedi koku isimleri değil. Ne adaletsizlik.