O gözlerine bir şiir yazmak istedim;
Geceyi susturan o derin bakışlara,
Söylenmeyen her şeyi anlatan,
Kalbimi sessizce durduran gözlerine...
O gözlerinde kaybolmak istedim;
Yıldızsız bir gecede yolumu bulur gibi,
Bir bakışınla dağılan karanlıkta,
Adını unutan bir "ben" gibi...
O gözlerine bir şiir yazmak istedim;
Ama kelimeler yetmedi, eksik kaldı.
Çünkü bazı bakışlar şiir olmaz;
Şiirin kendisi olur, orada durur.
~WHİTEGÜL~
“Sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere yazıklar olsun.
Ölüm her şeyi ondan çekip alacaktır.
Ruhları sevin, sevin ki
ölümün ötesinde bile ona kavuşasınız.”
Victor Hugo Aslı Akgül “Ben senin ruhunu seviyorum.”
Zülfü Livaneli, “Bekle Beni” ile yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmıyor; zamanı, ayrılığı, beklemeyi ve insanın içindeki direnci de masaya yatırıyor. Kapakta gördüğümüz trenler aslında romanın kalbini çok iyi özetliyor: Yolculuklar, vedalar, kaçırılan fırsatlar ve hep içimizde saklı duran bir “belki” umudu…
Bu romanda aşk, basit bir duygu değil; insanı ayakta tutan, bazen acıtan ama yine de vazgeçilmeyen bir güç. Livaneli, karakterlerin duygularını abartmadan, süslemeye ihtiyaç duymadan, çok doğal bir yerden anlatıyor. Bu yüzden okurken “uzaktan izleyen” değil, sanki o bekleyişin içinde yaşayan biri oluyorsunuz.
Romanın arka planında toplumsal ve politik dokunuşlar da hissediliyor. Ama asıl vurucu nokta şu: Beklemek sadece birini beklemek değil; bazen kendimizi, bazen gençliğimizi, bazen de kaybettiklerimizi beklemek…
Dili akıcı, duygusu yoğun, etkisi ise son sayfadan sonra bile devam eden bir kitap. “Bekle Beni”, sadece bir aşk romanı arayanlara değil; insan ilişkilerini, kırılmaları, direnç göstermeyi ve umudu hissetmek isteyen herkese hitap ediyor.