Neyin nesiydi bu?
Gerçekten de ölüm müydü?
Evet gerçekten o!
Peki bu çektiğim acılar niçin?
Hiç, öylesine işte...
Evet, bir sebebi yok. Öylesine... olması gerektiği gibi, senden önceki kimselere ne olduysa, sana ve senden sonrakilere olacak olan kaçınılmaz gerçek.
Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda nice zenginler, hakanlar, toplum tarafından benimsenmiş insanlar ölüp gitti.
Hiç düşündük mü bu kaçınılmaz sonun bizim adresimize de uğrayacağını? Çocukluğumuzdan şu anki yaşamımıza kadar kâh güldük, kâh üzüldük, hayat koşturmacasında hedeflerimiz oldu. O hedeflerimize hırçın dalgalar gibi ilerlediğimiz oldu. Hedeflerimizin bittiği yerde yenileri geldi. Kimi zaman hırslarımızın, kibrimizin esiri olduk. Ölüm en yakınlarımızı hatta sıkı sıkıya sevdiklerimizi alıp gitti. Peki biz ne hissettik? Dünyada ne değişti? Anlık duyduğumuz acıdan sonra hayat olduğu gibi kaldığı yerden devam etti, biz yapmaya devam ettiğimiz şeyi mecburen de olsa fakat bunun bizim başımıza hiç gelmeyeceği düşüncesiyle yapmaya devam ettik. Böyle bir gerçeğin varlığını kabul ettik ama kendi varlığımızın sanki bu dünyada sonsuza dek süreceği aldanmacasına düştük.
Peki bu duruma ölecek olan yaşlı ya da hastanın gözünden bakmamız gerekirse ne düşünebiliriz?
Düşünsenize kendisi bir zamanlar genç, güçlü ya da sağlıklıydı. Şimdi hayatının sonuna gelmiş insanlar, dünyayı ve diğer insanları nasıl görürdü? Onlarla konuşurken, dışarıdaki hayatı izlerken, bir sohbete tanıklık ederken acaba neler hissederlerdi? Tıpkı bir zamanlar kendisinin de yaptığı gibi bizim duyarsızlıklarımıza karşın bizlere ve dünyaya nefretle ederek ve suçlayıcı bakar mıydı? Ben ölüyorum!, öyle durmayın! sıradan bir günmüş gibi davranmayın!, feryat edin mi derdi? Bizden onları ilgisiz bırakmamamızı ve sürekli pışpışlamamızı mı isterdi? Bunu