Onunla bir çöp bidonunun başında tanıştım
çekingen, utangaçtı. Aç olduğu her halinden belliydi,
yine de çöpü karıştırıp karıştırmamakta kararsızdı.
Kapkara gözlerinin feri sönmüş, omuzları çökmüş,
dudakları çatlamıştı. Çöpten bulup çıkardığım ilk
yiyeceği ona uzattım; tereddüt etti, gözleri doldu,
boğazı düğümlendi.... Verdiğim mısır ekmeğinden
Isırırken onu adeta incitmemeye çalışıyordu, belli ki
'nan'ın kıymetini biliyordu, 'nankör' değildi yani.
Birkaç parça daha yiyecek tutuşturdum eline; ilk defa
gülümsedi, bembeyaz dişleri yüzünü aydınlattı.
Birbirimizin dilini konuşamıyorduk, ancak iyiliğin
evrensel diliyle anlaşmak zor değildi."
Düşenlerin, sürülenlerin, yersiz yurtsuz bırakılanların,
içlerinde bir anda "tık" diye bir şeyler kopanların,
acımasızca işleyen bir çarkın dişlilerinde öğütülenlerin
son sığınağıdır sokak. Orada insan olmanın/insan
kalmanın, dayanışmanın, bir dilim ekmeği paylaşmanın
mutluluğu da yaşanır; yüzüstü bırakılmanın, tepetaklak
yere çakılmanın acısı da. İnsanların en güzel hallerine de
tanık olunur, en kötücül hallerine de. Ama sokağın
"sesine" kulak vermek değildir aslolan,
o "sesin" bizzat kendisi olmaktır.
Sokak özgürlüktür çünkü, özgürlük sokaktadır.