“Çok güzel bir söz vardır: “Neyi aradığını bilmeyen aradığını bulsa da bulduğunu anlayamaz.” Bulduğunun değerini bilmek için bulduğunun mahiyetini bilmek gerekir. Bilmeden arayanlar bulmuş olsalar bile ne bulmuş ne de bilmiş sayılırlar. Ve ne de bulduklarını muhafaza edebilirler.”
“İnsan bir tercihte bulunmak için bu dünyaya gelmiştir. Ya Allah’a kulluk edecek ya da nefsine ve şeytana…Onun için tabiat boşluk kaldırmaz. Bu boşluk ağzınızdaki dişinizin düşen dolgusunun boşluğu bile olsa siz o boşluğu hak dolgu ile doldurmazsanız batıl yemek artığı gelir orayı bile işgal eder. Bundan sebep insanın aklı ve kalbi boş bırakmaya gelmez. İnsan aklını ve gönlünü ya hak ile meşgul eder ya da akıl ve gönül nefsin ve şeytanın talan sahası haline gelir. “
Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez ve kurur gider. Üstelik bu isteksizlik geçici değildir, hatta giderek de artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. İnsan kendinden hoşlanmaz, sanki içi bomboştur ve dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz ve hiçbir şey hissetmez
olur. Bütün dünyaya yabancılaşmış ve hiç kimse onu artık ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar, ne hayranlık. Ne sevinmesini bilir, ne de üzülmesini. Gülmeyi de ağlamayı da
unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilir. Artık hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevemez. Bu durumda, artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Geriye dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül
rengi bir yüzle ve nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna öldüren can sıkıntısı denir."