“İnsanlar hep siyahı karanlık, beyazı saflık, masumluk olarak görmüştü ama bana göre öyle değildi. Siyah saflıktı, siyah kirlenemez bir renkti çünkü bütün renkleri sömürür, yine de kendi berraklığından ödün vermezdi ama bir kırmızı, bir yeşil öyle miydi? Değildi. Beyazda elbet öyle değildi. Hatta beyaz en kirli renkti. Bütün renkleri içine katsanız, bir daha yüzüne bakamayacağınız bir renge dönüşürdü beyaz. O yüzden saf değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Beyaz zayıflık demekti. Ben zayıf değildim. Ben güçlüydüm. Ben bana ne kadar zarar vermeye çalışırsanız çalışın, size sömürür ve atardım. Canım yansa bile bunu size asla göstermezdim, insanların içinde ağlamazdım, yalvarmazdım. Sadece… sadece bir istisnam vardı bu konuda, kendisi de istisna olduğunu bilmediği için beni değiştirmezdi. Bu yüzden hayatıma kirli renkleri katıp berraklığını bozamazdı insanlar. Yüzümün önündeki saçlarımı çekip de, bana hayatın berraklığını gösteremezlerdi çünkü ben zaten o dünyayı biliyordum. Bu dünya kirliydi. Bu dünya bütün renkleri barındırıyordu dışlıyordu. Bu dünya bütün renkler birbirine katıp kirletiyordu. İnsanlar siyahtan korkuyorlardı, kirli buluyorlardı, karanlık ve çirkin… Ama asıl saf, asıl temiz, asıl iyi siyahın ta kendisiydi.