"Hakikat"in kendisinden ziyade "hakikat rejimleri"nden; "hakikatin keşfedilmesi"nden ziyade "üretilmesi"nden söz eden Foucault, biz insanların "hakikatin güç yoluyla üretimine tabi olduğumuzu" savunur. Buradaki ana düşünce, daha ziyade, kuramlarımızın, özellikle de insan varlıklarıyla ilgili kuramlarımızın, boş bir entelektüel merakın ürünleri olmayıp, psikiyatride, kriminolojide ve de cinsellik araştırmalarında olduğu gibi, iktidarın veya biyoiktidarın hayata geçirilmesindeki unsurlar, insan bedenine gösterilen müdahaleci dikkat ve beden üzerindeki kontrolle ilgili ögeler olduğu şeklindeki Nietzscheci düşüncedir.
Epistemik yargılarımızda belirleyici olan şeyin, dünya ile olan bağlantımızın öznel ya da “a priori” bir biçimde kavranışından ziyade bizatihi kendisi olduğunu öne süren dışsalcılık açısından, içselci bir eksen üzerinde tanımlanan epistemik haklılandırma ne gerekli ne de yeterlidir. Çünkü öznenin kendi inancını açıkça yanlış olan öznel birtakım gerekçelere dayandırması mümkündür.
Dar bir elit tarafından domine edilen böylesine durağan bir sistemde toplumun büyük kısmının ekonomiye pozitif katkı yapması beklenemez. İlk olarak, sistem onları hiçbir şekilde teşvik etmemektedir. Ayrıca, kurumların dışlayıcılığı toplumun büyük kesiminin eşit eğitim koşullarından ve adil kredi imkanlarından mahrum kalması demektir. Kendi politikacılarını da seçemediklerine göre, siyasal sistemin vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamayacakları da şüphelidir.