Küçücük bir çocukken biri beni dövdü diye ona karşılık vermemin günahtan sayılması sinirlerimi bozmuştu. Eğer böyle eften püften hareketlerim yüzünden cehenneme gidecek olursam çok üzülürdüm.
“Açıklayabilirim,” dedim. Melek elindeki kanatlardan biriyle dizime vurarak “Sadece izleyeceksin,” dedi. Yakından inceleyince melek bizim bakkal Sabri Amca'yı andırıyordu. Hatta yanağından iki uzun siyah kılla sarkan et beni, Sabri Amca'da da vardı.
"Sen bizim bakkal Sabri Amca mısın yoksa?"
"Saçmalama. Meleğim diyorum ben, ne bakkalı?” Tesadüfün böylesi. İnsan insana benzermiş. Sabri Amca da melek gibi adamdı.
“Çünkü ben gözlerimin önünde olanı olduğu gibi vermekten çok, boyayı kendime göre bir amaçla, dile getirmek istediğimi daha bir kuvvetle dile getirmek için kullanıyorum.”
Bu kitabı, son birkaç aydır neredeyse okuduğum her kitabı yarım bıraktığım konusunda babama yakındıktan sonra bana “al, bunu oku” diye getirmesi üzerine bir anda okumaya başladım.
Ve açıkçası muhtemelen kitaptaki ana karakterin yaşına yakın olmamamdan, belki de daha önce hiç Haruki Murakami okumamamdan ya da gerçekten anlayacak olgunlukta bir yaşta olmamamdan ötürü kitabı tam olarak kavrayamadım, pek bir şey anlamadım.
Kitap hakkında biraz bilgi sahibi olabilmek için kitabı bitirdikten sonra anlamış olabilecek kişilerin incelemelerini okurken Tayfun abinin incelemesinden yazarın ilk kitabı olduğunu öğrendim. Ve onun da dediği gibi gerçekten kitabın tam bir konusu olmadığını fark ettim.
Kitabın içinde arada isimleri, alıntıları geçen kişiler bulunması, araştırınca onlar hakkında bilgi sahibi olabilmem ya da bu sayede yeni şarkılar keşfetmem gerçekten kitabın en sevdiğim yanıydı.
Bu kitap benim, kavradığım kadarıyla sevmeme rağmen, yaşım dolayısıyla “keşke birkaç yıl sonra okusaydım” dediğim kitaplardan oldu. Birkaç yıl sonra okusaydım muhtemelen kitabı daha iyi kavrar, içindeki duyguları hissedebilirdim. Belki birkaç yıl sonra tekrar okurum...