Martı Jonathan Livingston’un derdi:
Uçmanın tek amacının balıkçıların attığı ekmek parçalarını yakalamaya çalışmak olduğunu sananlarla
Kendi çizdiği sınırların ötesine geçmeyi denemediği için, sınırların geçilmez olduğuna inananlarla
Ezberlediği; dar görüşünün dışında olan fikirleri dinlemeden, üzerine düşünmeden kenara atanlarla
Sırf işlerine gelmediği için gerçek amaca bağlı kalmayanlarla
Uçabilmelerine rağmen özgür olduğuna ikna edemediği bütün kuşlarla.
Bu hikayede Martı Jonathan Livingston insanı sembolize ediyor, martıların uçması da bizim yaşamamızı.
Martıların çoğunluğunun uçmasının tek amacının yemek bulabilmek olduğu gibi bizim türümüzün çoğunluğunun da bundan daha gerçek bir yaşam amacı yoktur.
İnsanların da başarılamayacağına körü körüne inandıkları şeyler vardır. Peki bir şeyi denemeden başarılamayacağına nasıl emin olabiliriz ki?
Ve Jonathan Livingston başarır, herkesin yapılamaz dediğini yapar.
Onu tebrik etmek yerine cezalandırdıklarına şaşırdınız mı? Bu gayet beklenebilir bir durumdu. Her ne kadar onun uğraşlarını aptalca buluyor gibi göründüyseler de onlar da bunu yapmayı istiyorlardı. Ama isteklerine ulaşmak ve bunu çalışmadan yapmak istiyorlardı, tıpkı bizim türümüz gibi her zaman kolay yolu tercih ediyorlardı. İçleri delicesine bir kıskançlıkla doldu ve isteyip ulaşamadıkları şeyin gözleri önünde olmasını istemediler.
Jonathan diğer martılardan farklıydı, cennet diye nitelendirdiği yerde de kalabilirdi. Böylesi daha kolay, mantıklı ve kesin bir karar olurdu.
Ama o bir şeyleri değiştirebileceğine inandı ve kendisini dışlayan sürüsüne geri döndü.
Belki de bu büyük bir hataydı.
O oradayken her şey güzeldi ama o gittiğinde geriye kalan martılar tam da insanların yaptığını yaptılar.
Bu hikayeyi bütünüyle dinlerin ve ATATÜRK’ün öyküsüne