Korkunç bir yalnızlık duygusuydu hissettiğim. Sanki şehirleri, ülkeleri, gezegeni dolduran bütün insanlar dünyanın öz çocuğuydu, bir tek ben değildim ve bana ait olmayan görüntüler kafamın içinde akıp gidiyordu.
Özgür olduğumuzu, özgürlükle aramızda bir duvar olduğunu, istediğimiz zaman bu duvarı bir omuz atıp yıkabileceğimizi sanıyorduk. Şiddetle yanılıyorduk. Özgürlük çok tatlı bir yanılsama, insanın hayal etmekten vazgeçemediği imkansız bir fanteziydi.
Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi.
İnsan, öleceğini bilen tek canlı olduğu gibi, yalnızlığının bilincinde olan tek varlıktı ve ömrü tıpkı ölümü inkâr etmeye çalışmak gibi yalnızlığını inkâr etmeye çalışmakla geçiyordu. Varoluşun bu acı gerçeği hayatımızı ucuz bir melodram haline getiriyordu.
İç zenginlik, insanın kendi içinde sürdürdüğü çatışmalardan doğar; oysa kendi tasarrufunu elinde bulunduran dirilik, sadece dışarıyla savaşı, nesneye gözü dönmüşçe saldırmayı bilir.