"HEPSİNİ BİLİRİM. HANGİSİ BAŞLADI? BABAN MI, AĞABEYİN Mİ? YOKSA AMCALARINDAN BİRİ Mİ?"
Firdevs, kadının kendi varlığının, düşüncelerinin ve sözlerinin anlam taşımadığı bir coğrafyada dünyaya geldi. Bu adaletsizliğin bedelini, küçücük yaşlardan itibaren türlü istismarlara maruz kalarak ödedi. Okumayı ve kitapları büyük bir tutkuyla severdi, fakat onu dinleyecek bir yoldaşı hiç olmadı. Oysa ki, bir ortaokul diploması bile vardı cebinde. Hayat onu oradan oraya savurdu. Konumlar değişse de, varlığının esir olduğu yer hep aynı kaldı: erkek bedenleri. Ne kadar kaçsa da, sonunda yine kaçtığı yerde buldu kendini. Güzel bir hayat için durmaksızın çabalasa da, hiçbir zaman tam anlamıyla özgür olamadı. Gerçek özgürlüğü, pezevenginin suratına indirdiği tokatta ve onun canını aldığı o anda tattı. Oysa Firdevs’in tek istediği şey, sadece mutlu ve özgür bir yaşam sürmekti. Kitapta da söylendiği gibi: "Dünyanın yalan dolu olmasının bedelini, Firdevs canı ile ödemek zorunda kaldı."
Okurken içim öyle derinden sızladı ki; bir kadının böylesine acı bir hayatı yaşamış olması yüreğimi paramparça etti. Ne yazık ki, kitabın yayımlanmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, dünyada pek az şeyin değiştiğini görmek insanı kahrediyor. Umarım Firdevs, bu hayatta bulamadığın huzuru ve mutluluğu, gittiğin yerde bulmuşsundur.