Fotoğraf her ne kadar ışığın nesne üzerinde bıraktığı iz de olsa, bir temsilden bahsedilecekse 'orada olma' halini olumladığından fotoğraf biçimsel temsile değil, varoluşsal temsile yakındır.
Dolayısıyla fotoğrafın bu ele avuca gelmeyen, yakalanamayan temsil meselesi bir maraz değil, fotoğrafın özüne ilişkin bir olgudur. Çünkü fotoğrafın nesnesinin orada olduğunu kanıtlama gücü, temsil gücünün üzerine çıkar.
Eğer içimizde yaşamı yadsıma,onu küçümseme ya da ondan kuşku duyma dürtüsü egemen değilse, bundan "başka" bir dünya düşlemenin anlamı yoktur: Kuşku duyarsak, "başka", "daha iyi" bir yaşamın düşsel kuruntularıyla yaşamdan öç alırız.
Her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder.Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel.Kimse bedelsiz kendi olamaz.
Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır.
Filozof, uğradığımız haksızlıkların öcünü alırken işe öfke karıştırmamamızı ister;cezasının daha hafif olması için değil, tersine daha etkin olması, daha ağır basması için. Şiddetli öfke öcümüzü tam almamıza engel olur çünkü. Öfke gözü karartmakla kalmaz, ceza verenin kolunu da yorar. Bu ateş, güçlerini uyuşturur, yakar. Acele kendi kendisine çelme takar, tökezler ve durur.