Günümüz insanın en büyük problemlerinden birisi, her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünüp, bunun için herhangi bir çaba göstermemesidir diyebilirim. Sürekli talep edip, arzı sağlayamamasıdır. Kendi yarattığı suni konfor alanında, istek rüzgarları estirip hiçbir şekilde bu rüzgarı kontrol etmeyi başaramadı maalesef. Devamlı bir şeylerin en kalitesini, en büyüğünü, en ışıltılısını ve en kimsede olmayanı istiyoruz. Oturduğumuz yerden elimizdeki aynalardan dünyayı yakalamaya çalışıyoruz. Parmak kaydırarak sürekli değiştirdiğimiz -ki en çok eleştirdiğimiz- hayatlara içten içe bir imrenme durumu içerisindeyiz sanırım. Beklentilerimiz var fark etmeden ruhumuza işlenen, maddi ve manevi bir sürü beklenti. Gerçekleşmediğinde bütün dengemizin değiştiği, iç çekişlerle üzgün suratlarla gezdiğimiz bir toplum yarattık. Şımarıklık ya da doyumsuzluk çağındayız. Bu çağ öyle bir girdap ki içine çekiyor insanı, insanlarımızı. Çünkü biz yeryüzünün efendileri, insanlar... biz her zaman en iyisini isteriz. Kahvenin en iyisi, evin, arabanın, saatin, yemeğin... Mesela üstümüzü kirleten işlerden kaçar olduk, ellerimizin yağ olduğu, işlerden koşar adım kaçıyoruz. Ellerimizi, ruhumuzu nasıl bir pasın tuttuğunu fark edemeden. En zahmetsiz, en yorulmadan en çoğunu talep ediyoruz. Ola ki bunları bir şekilde elde ettiğimizde de yetmiyor. Yine huzurlu değiliz. Yine dingin değiliz. Çünkü aradığımız ne huzur ne sükut. Biz sadece başkalarının sahte mutluluklarını görüp bizimde olsa mutlu olacağımızı düşünen kişileriz. Biz artık kendine özgü değiliz. Eskiden derlerdi ya şahsına münhasır diye biz artık şahsımıza münhasır değiliz. Biz artık herkesiz, biz artık herkes gibi giyinen, herkes gibi konuşan, herkesin gittiği kafelerde herkesin içtiği karton bardakları tutan elleriz. Biz artık bir araya