“Akıl mı kötü? Aklımızın etkilerini toplumdan geri çektik. Bize ait hiçbir fikir onlar tarafından bilinmeyecek ve kullanılmayacak. Yetenek bencil bir kötülükmüş, daha az yeteneği olanlara şans tanımıyormuş, öyle mi? Onu da rekabetten çektik; yeteneksizlere tüm fırsatları bıraktık.
Servet peşinde koşmak açgözlülükmüş, tüm kötülüklerin kökeniymiş! Artık servet sahibi olma peşinde koşmuyoruz. Sağ kalmaya yetecek miktardan fazla kazanmak günahmış! Bulabildiğimiz en aşağı işlerde çalışıyoruz; kaslarımızla para kazanıyor, temel ihtiyaçlarımıza yetecek kadarından fazlasını kazanmıyoruz. Dünyaya zarar verecek tek kuruşluk bir buluş veya icat da yapmıyoruz.
Başarılı olmak günahmış; çünkü başaranlar hep zayıflara karşı güçlü bir konum elde ediyormuş, öyle mi? Artık zayıflara kendi ihtiraslarımızı yüklemiyoruz. Biz olmadan ilerlemeleri için meydanı onlara bıraktık.
İşveren olmak mı kötü? Hiçbir şeyin sahibi değiliz. Dünyada var olmaktan zevk almak mı kötü? Onların dünyasında hiçbir zevk aramıyoruz.
Ve... dayanması en zor olanı da buydu: Onların dünyası hakkındaki duygularımız artık tam da onların istediği gibi; kayıtsızlık, boşluk, sıfır, ölümün işareti...
Biz insanlara, istediklerini söyledikleri, yüzyıllardır iyi diye aradıkları her şeyi veriyoruz. Şimdi görsünler bakalım, gerçekten istiyorlar mıymış!”
İnsanlar bir zamanlar düşünmeyi makinelere devretmişlerdi, bunun kendilerini özgür kılacağını umuyorlardı. Ama bu sadece başka insanların makineleri kullanarak onları köleleştirmesini sağladı.
"Doğanın güçlüğüne teslim olmayan, onu fethedip kendi zevkinize, kendi konforunuza boyun eğdiren siz... insanların elinde nelere teslim oldunuz? İnsanın cezayı ancak yanlış yapınca alacağını yaptığınız işten bilen siz, nelere dayanmaya razı oldunuz? Ve hangi nedenle? Ömrünüz boyunca hep kınandınız. Üstelik hatalarınız yüzünden değil en üstün nitelikleriniz yüzünden. Sizden nefret edildi. Kusurlarınız yüzünden değil başarılarınız yüzünden. En gurur duyduğunuz karakter özellikleriniz nedeniyle küçümsendiniz. Kendi kararınıza göre hareket etme cesaretini gösterdiğiniz, kendi hayatınızın sorumluluğunu kendi başınıza taşıdığınız için bencillikle suçlandınız. Bağımsız zihniniz yüzünden size küstah dediler. Ödünsüz dürüstlüğünüz yüzünden zalim dediler. Keşfedilmemiş alanlara cesaretle atılmanızı sağlayan öncü ruhunuz yüzünden antisosyal dediler. Amaca yönelişiniz ve öz disiplininiz yüzünden acımasız dediler. Servet yaratma gücünüzün büyüklüğü nedeniyle açgözlü dediler. Akla sığmaz düzeyde enerji yayan size, parazit dediler. Siz gelmeden önce çaresiz, açlıktan ölmek üzere olan insanların yaşadığı yerlerde bereket yarattınız, bu yüzden de vurguncu dediler. Onları hayatta tutan güç siz olduğunuz halde size sömürücü dediler. Aralarında
en ahlaklı, en temiz kişi olan sizi, 'adi materyalist' diyerek hor gördüler. Hiç durup da onlara, ne hakla, hangi kurala, hangi standarda göre, diye sordunuz mu? Hayır. Hepsine dayandınız ve sesinizi çıkarmadınız. Onların kurallarına boyun eğdiniz, kendi kurallarınızın bayrağını çekmediniz. Bir tek metal çivi imal etmek için bile ne sıkı bir ahlaka sahip olmak gerektiğini bildiğiniz halde size ahlaksız demelerine izin verdiniz.
"Bence çok komik. Bir zamanlar insanlar, birisi çıkıp bilinmeyen sırlarını etrafa açıklar diye korkardı. Bugünlerde herkesin bildiği bir şeyin yüksek sesle söylenmesinden korkuluyor. Acaba siz pratik insanlar koskocaman, karmaşık yapınızı, yasalarınızla, silahlarınızla kurduğunuz o düzenin, bu kadarcık bir şeyle çökebileceğini hiç düşündünüz mü? Birinin yaptığınız şeylere bir isim vermesi kadar basit bir şeyle...
"Lüksten hiçbir zaman nefret etmedim," dedi Rearden. "Ama lüksün zevkini çıkaran insanlardan da hiçbir zaman hoşlanmadım. Onların zevk dediği şeylere baktım ve bana çok anlamsız geldi. Özellikle fabrikada hissettiklerimden sonra. Tonlarca çeliğin dökülüşünü, sıvının istediğim yere akıp istediğim biçimde katılaştığını görmüştüm ben. Sonra gittiğim ziyafette insanların kendi altın tabakları, çatal bıçakları, dantel masa örtüleri önünde dehşet içinde tir tir titrediğini görüyordum. Sanki o yemek salonu efendiydi de kendileri ona hizmet eden objelerdi. Elmas gömlek düğmelerinin, gerdanlıkların yarattığı objeler... Ancak tersi değil. O zaman ilk fırsatta dökümün başına koşuyordum. Onlar da arkamdan, hayattan zevk almayı bilmediğimi söyluyor, işinden başka şeye önem vermez, diyorlardı."