B.T

B.T
Öğretmen
21 Mart 1999
79 okur puanı
Ocak 2020 tarihinde katıldı
Kitab-ı Mukaddes'in bilimsel anlamda cleğerlendirilişinin yol açtığı problemleri kilise, pozitivizme katı bir şekilde taviz vererek yeni bir hermenōtik yolla saf dışı etmeye çalıştı. Buna göre vision-theory anlamında olmasa da Kutsal Kitabın her şeyi söylemediği kabul edildi. Kilise, arkeoloji araştırmalarını onayladı, hatta bu tavrını aklamak için bugün hala popüler bir şekilde kullanılan 'Biblical Archeology' terimini icat etti.
Reklam
Hugh Miller Testimony of the Rocks (1857) adlı kitabında bu fikri savundu ve fikirleri oldukça popüler hale geldi. Fakat Pan-Babolonya okulu ile ilişkisi olanF. Delitzsch bu teoriyi şiddetle eleştirdi. Çünkü O'na göre Tanrı'nın "özet yapan biri" olduğuna dair Tevrat'ta herhangi bir örnek yoktu. Diğer Pan-Babilonyacılar da bu teoriyi saçma buldular. Kanada'lı Jeolog J.W Dawson, H.Miller'in görüşünü reddettiyse de, Kitab-ı Mukaddes'teki ayetleri olağanüstü abartılmış sembolik bir dille yorumlayarak Tekvin'deki yaratılış ve Jeolojik bulguları uzlaştırmaya çalıştı.
Kilisenin bilime karşı tavrının tarihi az çok bilinmektedir. Fakat 19. yüzyıl pozitivizminin Kitab-ı Mukaddes'in eleştirilmesine önayak olan disiplinleri karşısında Kilisenin tavrı, geleneksel tavırdakilerden daha farklı oldu.Kilisenin başına kadar pozitivizme gömülüş sürecinin başlangıcı Kitab-ı Mukaddes tetkiklerinin ciddileşmesi ile paraleldir.Septik tavır, her şeyden önce Tevrat'taki yaratılış hikayesinin jeolojik bulgularla çeliştiğini ileri sürdü. Driver, bu tip verilerden haraketle Tevrat'ın vahiy olmadığı şeklinde bir görüşü açıkça beyan etmediyse bile, yazdıklarından onun böyle bir fikre sahip olduğunu anlamak zor değildir. Şüphesiz Driver bu konudaki tek isim olmadı. Kilise Tekvin ve Jeolojik dönemler arasındaki çelişkileri veya Babilonya efsaneleri ile Tekvin'de anlatılan kıssalar arasında olduğu varsayılan ilişkilerin yarattığı problemleri çözmek için "vision-theory" olarak adlandırılabilecek bir teori ortaya koymaya çalıştı. Buna göre, Tanrı, yaratılış olayını Tekvin'de peygamberler aracılığıyla insanlara anlatırken yaratılış safhasının bir anlamda özetini yapmış ve gerçek süreçleri kısaltmıştı. Hatta Tanrı yaratılış işlemini Peygamberlere iletirken olmadık şeyleri de ekleyerek bir anlamda peygamberlere hayali vahiyler de indirmişti. Bu görüş hem teologları hem de fen bilimcileri birleştirmeyi amaçlıyordu.
Fakat Feurbach'ın The Essence of Christianity'sine (1841) kadar gerçek anlamda Hegelci yaklaşımı kullanan bir eser ortaya çıkmamıştır. Bununla birlikte bir realist olan Feuarbach Hegel'i teolog olarak görür. Ona göre din, insanı rahatsız edici hallerden uzaklaştıran hissi bir tecrübenin neticesidir. Tanrı, insanın kendini farketmesinin abartılmış halidir. Tanrı, yüceltilmiş insandır. Herhangi bir özel çalışma yapmamış olmakla birlikte Marx'ın dinlere Hegel'ci diyalektik tarihi süreç perspektifinden baktığı bilinmektedir. Dini, insanın tabiattan kopuş sürecinin başlangıcı ile başlatır. Din insanın zayıflığını yansıtır ve afyondur. Capital'de işaret ettiği şekliyle Marx'ın dinlere bakış açısı tamamen tarihidir.
Dinlerin kökeninden ziyade iptidai dinin nasıl olduğu konusuyla ilgilenen Frazer'in bu konudaki temel fikirleri 1895'den itibaren yayınlanmaya başlanan Golden Bough'da bulunur. Golden Bough üç konu üzerinde durur: sihirin tanımı, İlahi krallık problemi ve ölen-yeniden dirilen bitki tanrı ve tanrıçaları. Frazer sihiri ikiye ayırır: Benzerlik sihiri ve Bulaşkan sihir (Homoepathic ve Contaminous). Benzerlik sihirinde sihirbaz istediği herhangi bir şeyi, yöneldiği nesneyi taklit ederek üretir. Bulaşkan sihirde ise etki edilecek şeyin ya tümü ya da bir kısmı ile kontak kurularak arzulanan etki gerçekleştirilir. (Sihir yapılacak kişinin bir eşyanın ya da ondan bir parçaya yapılan uygulama). Din ve büyü arasındaki ilişki de Frazer'e göre şöyledir: Din, insanın kendisinden üstün olduğuna inandığı varlıkları sihir ile teskin etme arzusunun neticesidir. İnsanlar ilkin doğal çevrelerine sihirle egemenlik kurmak istemişler, fakat bir sonraki aşamada dini duyguya yönelmişlerdir. Bu anlamda sihir, dinden önce gelen bir şey olarak dinle aynı değildir. Sihir aynı zamanda etki ve sonucu gözleyen bir özelliğe sahip olduğu için bir anlamda iptidai kültürlerin bilim anlayışını da yansıtır.
Reklam