Genç olmak, hesap-kitap, zarar-kâr terazilerine karşı, bazen yanlış da olsa, çoğu zaman derinliksiz de olsa, isyan etmek demektir. Gençliğin ruhu derinliğinde değil, önünü sonunu düşünmeyen çıkarsızlığındadır… Hesap kitapla davranmak, birisiyle kişisel ilişki kurarken dahi kâr-zarar bilançosunu çalıştırmak, haksızlık karşısında söz söylemeye niyetlenmeden önce dahi bunun kendisine ne tür bir fayda ya da zarar getireceğinin hesabını yapmak gençliğini geç(iştir)miş insanların işidir. Biz öyle bilirdik, kendi gençliğimizden, yaşadıklarımızdan öyle zannederdik.
Yıllardır, sanat/sinemadan hareketle düşünme ve görme biçimlerinin tefekkürümüze yapabileceği katkılar üzerine gençlerle sohbet etme fırsatım oluyor ve genellikle muhatap olduğum gençlerden oldukça memnun kalıyorum. Ancak son birkaç yılda bir başka genç profili görüş alanımızı kaplamaya başladı Müslüman camiada. Maalesef Ak Parti siyasetinin aslında sağlam, irfani bir temel üzerine bir uygulama/ayrıntı olarak görülmesi gereken “üst-yapısı”, tüm hayatımızın alt-yapısı hâline dönüşmeye ve bu dönüşümle hemen her alanımız şekillenmeye başladı. Medyasından STK’larına, belediyesinden kurumlarına, vakıflarından derneklerine kadar hemen her “Müslüman” kurum, kişisel/toplumsal ilişkileri bir başka türlü yönlendirmeye başladı. Bu yönlendirilme, aynı zamanda neyin makbul neyin “zararlı”; neyin “kâr getiren” neyin “eli boş bırakan” olduğu yönünde de bir katalog oluşturmaya başladı. Durduğu zemini kazımaya çalışan ve oradan bir Hz. Ömer (r.a.) çıkarmaya çalışan, adaleti, hakkaniyeti, babasına karşı bile olsa hiç çekinmeden şiarı yapabilen insanlar giderek ortadan kaybolmaya başladı.
Gençliğimde, mesela 28 Şubat döneminde, Türkiye’nin Müslümanlarında bir şahsiyet, bir duruş, belki de henüz güç, imkân ve para ile tanışmamış