Kalbin Kararı

Kalbin Kararı
@KalbinAkli
"Ne ararsan bulunur, derde devâdan gayrı."
14 okur puanı
Ağustos 2017 tarihinde katıldı
Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak hâlâ neden okumalıyız?
‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel “Ames Daily Tribune” gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı; ‘’Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap’’. Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi. Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin. Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in ‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir. Peki sadece ‘tuğla kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu? Geçen yıl okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz? Kişiden kişiye, ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan, sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz. Okuduklarımızın çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Taha Kılınç - Çıkış Nerede?
Önümüzde duran bir problemi çözmenin ilk adımı, onun 'nasıl' ortaya çıktığını derinlemesine analiz etmektir. Böylece problemi doğuran sebeplere ulaşır, bunları ortadan kaldırmak için adım atmaya başlarsınız. Problemi doğuran sebeplere kafa yormadığınızda ve meselenin nasıl düğümlendiğini anlamaya çalışmadığınızda, durmaksızın problemi tarif ve tavsif edip şikâyetlendiğiniz bir kısır döngü ortaya çıkar. Üstelik şikâyet ettiğiniz şeyler de yok olmaz, aksine kangrene dönüşür ve bünyede iyiden iyiye derinleşir. Kudüs meselesi, bu duruma bir örnek olarak gösterilebilir. Kudüs’ün ne kadar kutlu ve mübarek bir şehir olduğunu anlatıp, Siyonizm’in kötülüklerini sıralamakla vakit geçirirken, “Peki, bu iş nasıl bu hale geldi?”, “Nasıl başardılar?”, “Biz neden iddialarımızın altını dolduramıyoruz?”, “Hangi konularda eksiğiz?” soruları üzerinde yeterince kafa yormuyor gibiyiz. Kudüs’ün kıymeti ve işgalin felâketleri konusunda zaten bir görüş ayrılığı yok; fakat mevzunun bamteline de dokunmak gerekiyor artık. Yeterince vakit kaybettik çünkü. Kudüs’ün içinde bulunduğu durum, İslâm dünyası olarak bizim çeşitli alanlardaki ihmal ve tembelliklerimizden kaynaklanıyor. Evvela, bu gerçeği teslim etmemiz gerekiyor. Siyonistler sadece slogan atarak ya da hayal kurarak bu aşamaya gelmediler. Bizim de sadece slogan atarak ve hayal kurarak alabileceğimiz herhangi bir mesafe yok. Ne yaptılarsa, kendi ahlâkî normlarımız çerçevesinde ve ana ilkelerimizden sapmadan, biz de aynısını yaparak ve eksiklerimizi tamamlayarak yol alabileceğiz. Dünyada başarı kazanmanın kuralları var. Siyasetin ve savaşların da kendi içinde kuralları var. Bunları yerine getirmeden, Kudüs konusunda kurduğumuz içli cümleler bize sevaptan başka bir şey kazandırmayacak maalesef. Her bir ferdin kendi içinde tutarlı, ahlâklı,
Gençlerimize Ne Oluyor? - Enver Gülşen
Genç olmak, hesap-kitap, zarar-kâr terazilerine karşı, bazen yanlış da olsa, çoğu zaman derinliksiz de olsa, isyan etmek demektir. Gençliğin ruhu derinliğinde değil, önünü sonunu düşünmeyen çıkarsızlığındadır… Hesap kitapla davranmak, birisiyle kişisel ilişki kurarken dahi kâr-zarar bilançosunu çalıştırmak, haksızlık karşısında söz söylemeye niyetlenmeden önce dahi bunun kendisine ne tür bir fayda ya da zarar getireceğinin hesabını yapmak gençliğini geç(iştir)miş insanların işidir. Biz öyle bilirdik, kendi gençliğimizden, yaşadıklarımızdan öyle zannederdik. Yıllardır, sanat/sinemadan hareketle düşünme ve görme biçimlerinin tefekkürümüze yapabileceği katkılar üzerine gençlerle sohbet etme fırsatım oluyor ve genellikle muhatap olduğum gençlerden oldukça memnun kalıyorum. Ancak son birkaç yılda bir başka genç profili görüş alanımızı kaplamaya başladı Müslüman camiada. Maalesef Ak Parti siyasetinin aslında sağlam, irfani bir temel üzerine bir uygulama/ayrıntı olarak görülmesi gereken “üst-yapısı”, tüm hayatımızın alt-yapısı hâline dönüşmeye ve bu dönüşümle hemen her alanımız şekillenmeye başladı. Medyasından STK’larına, belediyesinden kurumlarına, vakıflarından derneklerine kadar hemen her “Müslüman” kurum, kişisel/toplumsal ilişkileri bir başka türlü yönlendirmeye başladı. Bu yönlendirilme, aynı zamanda neyin makbul neyin “zararlı”; neyin “kâr getiren” neyin “eli boş bırakan” olduğu yönünde de bir katalog oluşturmaya başladı. Durduğu zemini kazımaya çalışan ve oradan bir Hz. Ömer (r.a.) çıkarmaya çalışan, adaleti, hakkaniyeti, babasına karşı bile olsa hiç çekinmeden şiarı yapabilen insanlar giderek ortadan kaybolmaya başladı. Gençliğimde, mesela 28 Şubat döneminde, Türkiye’nin Müslümanlarında bir şahsiyet, bir duruş, belki de henüz güç, imkân ve para ile tanışmamış
Siyaset
Algı Krizi - Atasoy Müftüoğlu
Modern tarih, büyük ölçüde bir baskı ve tahakküm tarihidir. Modern tarih boyunca insan-insanlık, teknolojik ve ideolojik düzenin nesneleri haline getirildiler. Modern tarih, herkese tam olarak tanınmayan insanlığın, eksik insan sayılabilen insanların tarihidir. Filistinliler örneğinde takip edilebileceği üzere, kimi insanlar toplama kampı insanları olarak, mülksüzleştirilmiş insanlar/halklar olarak yaşamaya ve ölmeye mahkum edilmişlerdir. Modern tarih boyunca siyasal stratejiler, araçsal ve ideolojik aklın emperyalizmi tarafından belirlendi. Günümüzde de, ideolojik emperyalizm belirleyiciliğini sürdürüyor. Bu nedenle de, İslam toplumları-halkları, güç ilişkilerine maruz kalıyor. İdeolojik silah olarak kullanılan “insan hakları” gibi kavramlar, bütün toplumlara/insanlara uygulanmıyor. Liberal demokrasi ve insan hakları söylemi, sistematik bir şekilde eşitsizlik ve şiddet üreten yeni evanjelizmin maskesi olmaktan öte bir işlev taşımıyor. Adaletten bağımsız bir hukuk yaklaşımı sıradanlaştığı ve tayin edici olduğu için, insanlık acımasız ve ahlaksız bir tarihin baskısı altında tutuluyor. TAKLİT EDEREK VAROLUNAMAZ Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, mevcudu sırf mevcut olduğu için meşrulaştırmak, bütün kötülükleri, kirlilikleri, yozlaşma ve yabancılaşmaları meşrulaştırmakla sonuçlanır. Hayatta, dünyada, tarihte neler olup bittiğini anlamadan, anlamaya çalışmadan yaşamak, sürüklenerek, savrularak yaşamaktan farksızdır. Sürüklenerek, savrularak yaşayan toplumlarda büyük ölçekli bir gündem oluşturulamayacağı gibi, büyük ölçekli bir dönüşüm ve değişim de gerçekleştirilemez; meydan okuyucu düşünceler, fikirler üretilemez. Bu tür toplumlarda insanlar, düşünerek/üreterek varolmak yerine, bir otoriteyi taklit ederek ya da ideolojik bağlılıkları seçerek varolma yolunu
Hukuk
Tek Tip - Mustafa Kutlu
Günümüzde hayata hakim olan kimdir? Cevap: Modern teknoloji (Endüstri haline gelmeyen teknoloji masumdur) ile onu hizmetine alıp besleyen sermaye. Ne devletler, ne hükumetler, ne fikirler, ne ideolojiler, ne kültür, ne medeniyet. Bunların hepsi yukarıdaki acımasız çarkı çeviren gücün karşısında acizdir. Bu güç hayatı her geçen gün tektipleştirmeye devam ediyor. Kendisine şu veya bu sebeple biat etmeyenleri (ki bu farzımuhal bir şeydir) dize getirmenin türlü yollarını bulmuştur. Bu gücün adını koymak zor. Ne istediğini anlamak zor. Kimdir, nedir, nasıldır; tarif etmek zor. Gizemli bir yanı olduğu belli. Şeytanî olduğu muhakkak. İnsanoğlunun zaaflarını biliyor, yani nefsine hitap ediyor, onu bir şekilde büyülüyor. Tatil yapılacak yerler, oteller her ne kadar birbirlerinden ayrı mimariye sahip gibi görünseler de deniz-kum-güneş konseptinde birleşirler. Hepsinde benzer havuzlar, benzer eğlenceler, benzer mutfaklar, macera taslakları ile set aynıdır. Dünyanın her yerinde şehirler artık birbirine benzemektedir. Gökdelenler arasında insanlar birer nokta olup oradan oraya koştururlar. Metrolar, AVM’ler, eğlence mahalleri, giyim-kuşam-beslenme, sağlık, spor vb. sanki tek merkezden idare edilir. İnsanlar bürolarda, fabrikalarda, çalıştıkları her yerde yetmiş yaşına kadar çabalar; senede on beş-yirmi gün paketlenerek tatile gönderilir. Hepsinin kamerası, fotoğraf makinası, benzer maceraları, benzer kıyafetleri benzer hatıraları vardır. Aynı otomobillere biner, aynı yollardan gider, aynı trafiğe takılır, aynı mimariye sahip yüksek binalarda oturur, kirli hava solur, hormonlu gıda yer, depresyona girer, psikoloğa gider, aynı ilaçları alırlar. Tüm şirketler, tüm endüstri, tüm paralar görünmez bağlarla bu gücün emrindedir. Mahalli farklar, yerel ayrılıklar turistik sayılır.
Televizyon