Ariane Bois’nın kaleme aldığı Hannah’nın Dünyası, tarihin en karanlık dönemlerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı’na, alışık olduğumuzun aksine Avrupa’nın soğuk gettolarından değil, bir çocuğun masumiyeti ve İstanbul’un şefkatli kucağından bakıyor. Gerçek bir yaşam öyküsüne dayanması, metni sadece bir roman olmaktan çıkarıp tarihi bir tanıklığa dönüştürüyor.
Roman, Nazi işgali altındaki Fransa’da hayatta kalmaya çalışan küçük bir Yahudi kızın, Hannah’nın, belirsizliklerle dolu yolculuğunu merkezine alıyor. Ailesiyle birlikte korkunun gölgesinde geçen günlerin ardından, rotanın İstanbul’a kırılmasıyla hikâye yeni bir boyut kazanıyor. Kitap, bir çocuğun oyuncağını, evini ve çocukluğunu geride bırakmak zorunda kalışını son derece sarsıcı ama bir o kadar da naif bir dille aktarıyor.
Galata Kulesi’nin gölgesinde, Pera’nın sokaklarında Hannah’nın yabancısı olduğu bu kültüre alışma süreci, yazarın betimlemeleriyle canlanıyor. Dönemin Türkiyesi’nin savaşın eşiğindeki dengeli duruşu ve kucak açan atmosferi, Hannah’nın iç dünyasındaki travmalarla zıtlık oluşturarak anlatıyı güçlendiriyor.
Kitabın en güçlü yanı, trajediyi ajite etmek yerine Hannah’nın iç gözlemlerine odaklanması. Ancak gerçek bir yaşam öyküsü olmanın getirdiği bağlılık, yer yer kurgusal tempoyu yavaşlatabiliyor. Yine de çevirinin akıcılığı ve yazarın tarihi detayları hikâyeye yedirme biçimi, okuyucunun bağını koparmasını engelliyor. Kapaktaki sarı yıldız ile arkadaki İstanbul silüetinin yarattığı o tezatlık, kitabın son sayfasına kadar kalbinizde bir sızı olarak kalıyor.