"İşte, ekosistem dediğimiz şey de tam da bu. Hayatın kendisi. Av olan her şey aynı zamanda potansiyel de bir avdır aslında. Tüm canlıların birbirine bağlı olduğu dairesel bir ip var sanki. İnsanın en büyük yanılgısı bu Galen. Kendisini merkezde sanması. Öyle bir merkez ki bu, tüm canlılar ve evren sanki insan denen bu memelinin etrafında dönüyormuş gibi. Oysa merkez diye bir şey yok. Herkesin rollerinin sürekli değiştiği devasa bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değil bu gezegen. Yeni rolüne ne kadar hızlı adapte olursan o kadar çok hayatta kalacağın bir oyun sadece."
Bir Şaman'a sormuşlar; "Zehir nedir?" diye. "İhtiyacımızdan fazla olan her şey zehirdir!" demiş. Bu güç de olabilir, tembellik de. Yiyecek, ego, hırs, ihtiras, kendini beğenmişlik, kıskançlık, korku, öfke, nefret, hatta iyi niyet bile...
Acaba ilkel canlıların hücre zarlarında yer alan ışığa duyarlı proteinleri, nöronların hücre zarına yerleştirsek ne olurdu? Sonuçta her ikisi de hücre zarıydı ve temel yapıtaşları aynıydı. Bu durumda nöronlar üzerine ışık tutulduğunda bu seçici hücrelerin cevap vermesi kaçınılmaz olacaktı. İşte bu basit ama kıymetli soru ile başlayan yolculuğun sonunda ortaya çıkan optogenetik yöntemi sayesinde beyni ışıkla kontrol etmek artık mümkün hale gelmişti
Kas dokusu hasar görmüş farelere oksitosin verilmesi kaslarla ilgili birtakım kök hücreleri uyararak bu hasarın düzelmesini sağlamıştı. Bu gerçekten' muazzam bir bilgiydi çün kü yaşlanma ile beraber organ ve dokularımızdaki yenilenme kapasitesi azalmaktaydı. İnsanda kas kitlesinin azalması otuz yaşından sonra başlayıp elli yaşından sonra giderek hızlanıyordu. O nedenle yaşlı insanlar birçok kas problemi yaşamaktaydı. Üstelik kandaki oksitosin seviyesi yaşla beraber azalmaktaydı.