Bil ki, bu âlemde tek bir cansız varlık, tek bir sessiz nesne yoktur aslında. Her şey, her an, Rabbimizin lisan-ı haliyle konuşur durur. Lâkin o konuşmayı işitmek, o sırları görmek için önce görmesini bilmek lâzımdır.
Görmesini bilen göz, yalnızca renkleri ve şekilleri değil, arkasındaki ilâhî manayı, hikmeti, ibreti, uyarıyı, rahmeti, azabı, sevgiyi müşahede eder.
Yolda rastladığın kuru bir kütük, sana “her fânî olan yok olmaya mahkûmdur, asıl kalıcı olan O’dur” diye fısıldar.
Tependen süzülüp geçen bir kuş, “Biz de âciz kullarız, rızkımızı gökten yeryüzüne indiren O’dur; tevekkül et, korkma” diye ders verir.
Karşına çıkan engebeli bir yol, “Bu dünya bir yolculuk yeridir; rahatlık değil, sabır ve gayret makamıdır; azıklandır kalbini zikirle” diye hatırlatır.
Bir yaprağın dalından düşüp yere serilmesi, “Her nefis ölümü tadacaktır” âyetini sessizce tekrarlar.
Bir çiçeğin açılıp kokusunu yayması, “Rahman’ın esmâ-i hüsnâsından Rahmân ve Rahîm’in tecellîsidir bu” diye tebessüm eder.
Görmesini bilmeyene göre bütün bunlar tesadüf, sessizlik, manasızlıktır.
Ama basiret gözü açılmış olana göre âlem bir büyük Kur’ân’dır; her varlık bir âyet, her olay bir işaret, her karşılaşma bir hitaptır.
"Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir."
(A'râf Sûresi(7) 179. Ayet)
Dış gözünle değil, kalp gözünle bak.
Dinlemeyi, tefekkürü, ibreti, şükrü, huşûu kuşan.
Çünkü görmesini bilirsen, dağ da konuşur seninle, taş da, rüzgâr da, yağmur da, gecenin sessizliği de, gündüzün ışığı da…
Ve en önemlisi: Her şeyin konuştuğu o dilde, asıl konuşan O’dur; Celâl ve Cemâl sahibi Allah’tır.
O konuşunca kul susar, dinler, ağlar, sevinir, teslim olur ve “Lâ ilâhe illâllah” der.
Rabbim, bize de o görme basiretini, o işitme kulağını, o anlama kalbini nasip eylesin. Âmin.