Kavlimaruf

Kavlimaruf
@KavliMaruf
Verdiğiniz sözlere vefa gösterin. (17/İsra, 34) Çünkü kul hakkı, Allah’ın terazisinde en hassas ölçüdür. Korku, Allah’a teslim olmayanın yüküdür; tevekkül ise müminin zırhıdır.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İnsan gönlü, en içten arzusu odur ki; bir hakikat ister ilâhî bir sır, ister derin bir mânâ, ister aşkın yahut marifetin özü olsun kuru bir satıra, kelimelerin kuru düzenine, kâğıda ya da dile düşüp orada kalmasın; o hakikat, satırlardan geçerek doğrudan sadra (göğüs boşluğuna, kalbin tahtına, ruhun en derin merkezine) aksın. Orada bir damla gibi değil, bir nehir gibi çağlasın; kalbi nurlandırsın, yakîni pekiştirsin, insanı dönüştürsün. Yani dışardan alınan bilgi veya okunan söz, sadece zihinde kalsın, akılda biriksin değil; kalbe insin, kalbi titreştirsin, kalbi o hakikatle doldurup taşırarak insanı o hakikatin yaşanmış haline getirsin. Gönülün asıl isteği, satırların taşıdığı o ağır yükün (hakikatin) harflerin arasından sızıp kalbe ulaşması, orada yerleşip insanı baştan yaratmasıdır. Aksi takdirde satırlar ne kadar güzel, ne kadar derin olursa olsun, sadr'a ulaşmazsa kuru bilgi, kuru nakil, kuru kelâm olarak kalır; insanı yakmaz, eritmez, diriltmez. Velhasıl okuduğumuz, dinlediğimiz, öğrendiğimiz her hakikat, zihnin raflarında tozlanmak yerine kalbin derinliklerine aksa; bizi o hakikatle yoğursa, bizi o hakikatin ta kendisi yapsa...
Duygu ve Düşünce
kendi/âlemi isimli okura yanıt verildi
Kavlimaruf
kendi/âlemi hayat şarkısı... Kalem gönüllü bir âşık. O aklı temsil ediyor; düşüncenin, idrakin sadık hizmetkârı. O, hayatın ta kendisi; çünkü her satırda bir parça ömür akıyor, bir nefes, bir duygu, bir pişmanlık ya da bir ümit taşınıyor. Sayfalar onun elinde yazılıyor, siliniyor, yeniden yazılıyor… Ama bütün bu yazıp silme işi, en nihayetinde niyetin kucağında şekilleniyor. Niyet temizse, tövbe samimiyse, o satırlar sadece kâğıda değil, âlemlerin terazisine de bir mana olarak dökülüyor. Hayat zaten bir beste; sadece onun sözlerini ve makamını doğru koymaya çalışmak gerekli. Gerisi zaten kalbimizle kalemin buluştuğu o mukaddes yerde tamamlanacak.
İnsan gönlü, en içten arzusu odur ki; bir hakikat ister ilâhî bir sır, ister derin bir mânâ, ister aşkın yahut marifetin özü olsun kuru bir satıra, kelimelerin kuru düzenine, kâğıda ya da dile düşüp orada kalmasın; o hakikat, satırlardan geçerek doğrudan sadra (göğüs boşluğuna, kalbin tahtına, ruhun en derin merkezine) aksın. Orada bir damla gibi değil, bir nehir gibi çağlasın; kalbi nurlandırsın, yakîni pekiştirsin, insanı dönüştürsün. Yani dışardan alınan bilgi veya okunan söz, sadece zihinde kalsın, akılda biriksin değil; kalbe insin, kalbi titreştirsin, kalbi o hakikatle doldurup taşırarak insanı o hakikatin yaşanmış haline getirsin. Gönülün asıl isteği, satırların taşıdığı o ağır yükün (hakikatin) harflerin arasından sızıp kalbe ulaşması, orada yerleşip insanı baştan yaratmasıdır. Aksi takdirde satırlar ne kadar güzel, ne kadar derin olursa olsun, sadr'a ulaşmazsa kuru bilgi, kuru nakil, kuru kelâm olarak kalır; insanı yakmaz, eritmez, diriltmez. Velhasıl okuduğumuz, dinlediğimiz, öğrendiğimiz her hakikat, zihnin raflarında tozlanmak yerine kalbin derinliklerine aksa; bizi o hakikatle yoğursa, bizi o hakikatin ta kendisi yapsa...
Duygu ve Düşünce
kendi/âlemi isimli okura yanıt verildi
Kavlimaruf
EyvaAllah. Bu satırların derinliği, kalemin sadece mürekkep değil, aynı zamanda sadrın (göğsün, kalbin merkezi) yükünü taşıdığını çok güzel anlatıyor. Kalem iz bırakır ama asıl yük, o izi doğuran kelamın ağırlığından gelir; yani içten taşan sözün, nefesin, ruhun yükünden. Hangi besteyi terennüm ediyor kalemin?
Görmesini bilirsen, her şey konuşur seninle.
Kavlimaruf
Bil ki, bu âlemde tek bir cansız varlık, tek bir sessiz nesne yoktur aslında. Her şey, her an, Rabbimizin lisan-ı haliyle konuşur durur. Lâkin o konuşmayı işitmek, o sırları görmek için önce görmesini bilmek lâzımdır. Görmesini bilen göz, yalnızca renkleri ve şekilleri değil, arkasındaki ilâhî manayı, hikmeti, ibreti, uyarıyı, rahmeti, azabı, sevgiyi müşahede eder. Yolda rastladığın kuru bir kütük, sana “her fânî olan yok olmaya mahkûmdur, asıl kalıcı olan O’dur” diye fısıldar. Tependen süzülüp geçen bir kuş, “Biz de âciz kullarız, rızkımızı gökten yeryüzüne indiren O’dur; tevekkül et, korkma” diye ders verir. Karşına çıkan engebeli bir yol, “Bu dünya bir yolculuk yeridir; rahatlık değil, sabır ve gayret makamıdır; azıklandır kalbini zikirle” diye hatırlatır. Bir yaprağın dalından düşüp yere serilmesi, “Her nefis ölümü tadacaktır” âyetini sessizce tekrarlar. Bir çiçeğin açılıp kokusunu yayması, “Rahman’ın esmâ-i hüsnâsından Rahmân ve Rahîm’in tecellîsidir bu” diye tebessüm eder. Görmesini bilmeyene göre bütün bunlar tesadüf, sessizlik, manasızlıktır. Ama basiret gözü açılmış olana göre âlem bir büyük Kur’ân’dır; her varlık bir âyet, her olay bir işaret, her karşılaşma bir hitaptır. "Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir." (A'râf Sûresi(7) 179. Ayet) Dış gözünle değil, kalp gözünle bak. Dinlemeyi, tefekkürü, ibreti, şükrü, huşûu kuşan. Çünkü görmesini bilirsen, dağ da konuşur seninle, taş da, rüzgâr da, yağmur da, gecenin sessizliği de, gündüzün ışığı da… Ve en önemlisi: Her şeyin konuştuğu o dilde, asıl konuşan O’dur; Celâl ve Cemâl sahibi Allah’tır. O konuşunca kul susar, dinler, ağlar, sevinir, teslim olur ve “Lâ ilâhe illâllah” der. Rabbim, bize de o görme basiretini, o işitme kulağını, o anlama kalbini nasip eylesin. Âmin.