“Gel bakalım,” dedi Fatih, “az daha yaklaş.” Bulundukları tepenin yamacından parmağıyla ileriyi gösterip “Burası neresi bildin mi?” diye sordu.
“İstanbul,” dedi Kaya, biraz göz gezdirip boğazı tanımıştı hemen.
“Söyle bakalım o zaman, nerenin merkezi İstanbul?”
“Türkiye’nin” dedi Kaya, bir padişahın bu kadar basit bir soru sormayacağını düşünüp sebebini merak etti.
“Bilemedin, İstanbul hiçbir zümreye ait değildir. Ancak ve ancak bir davanın merkezi olabilir,” dedi Fatih, “ne ola ki bu dava, bu kadar mühim ve kutsal olsun?” diye sordu tekrar.
“İslam mı?”
“Bilemedin, İslam bu davada yürünen en güzel ve tek gerçek yoldur. Öyle bir şey olmalı ki bu dava, olmadığında her şey noksan kalsın. Öyle bir şey olmalı ki yokluğunda tüm gönüller harabe, tüm evler virane olsun. Şimdi bildin mi neymiş bu dava?” dedi Fatih.
Kaya bir müddet düşünüp evini harabeye, kendini de viraneye çeviren şeyi geçirdi aklından. “Bildim!” dedi heyecanla. “Bildim, bahsettiğin dava adalet,” diye devam etti, “adalet varsa her şey tamam olur, adaletin olmadığı yerde her şey boşa. Adaletin olduğu yerde zulüm olmaz, hüzün olmaz, zalim kalmaz, mazlum olmaz.”
“Olmaz elbet, peki nedir adalet, inciteni incitmek midir?”
“İncineni incitmemek olsa gerek, masuma kalkan olup zalime yumruk olmaktır.”
“İyi dedin, peki kimmiş bu masum, kimmiş bu zalim de hele?”
“Masumun da zalimin de dinine, diline, ırkına, rengine, bayrağına bakılmaz. Masum masumdur, zalim ise zalim.”
“İyi dedin, İstanbul adaletin merkezidir. Nerede bir masum ezilse gözleri İstanbul’u arar. Üzerine güneşin doğup battığı her şeye yemin olsun ki bundan gayrı bu cihanda zulüm gören her masumun vebali sizedir.”
“Ben buraya neden geldim?” dedi Kaya, etrafına bakarak: “Bu yolu nasıl kat ettiğimi bile hatırlamıyorum,” diye devam etti. Sözü