Bu şehre selam verenler bu şehrin yazmakla bitirilemez hikayesine ortak olmaya kendini hazırlamalı. Bu şehrin elini sıkarken, o eli bir daha geri alamayacağını bilmeli. Bu şehrin gözlerinin içine bakarken, bir dipsiz kuyunun derinliklerine baktığını hatırında tutmalı. Bu şehrin hikayesi bir yerde bitmiyor, kim o hikayeye kulak veriyorsa, artık o hikayenin bir parçası, mütemmim bir cüzü, hemen solgunlaşmaya başlayan bir hatırası olduğunu kendine söylemeli.
Gökhan Özcan
Yıldız Dağı’nın dibinde, gecenin dört bir yandan getirip çadırımızın üzerine yıktığı bin türlü ses ve uğultu arasında ben hep bu dağın şöyle bir gördüğüm mağrur ve dumanlı başını düşündüm.
...kulağımı biraz daha versem onun yıldızlarla ne konuştuğunu duyacaktım
Kimbilir belki de.... yıldızların saatlerini kuruyor, Kervankıran’la Çobanyıldızı’nı, Büyük Ayı’yı, Küçük Ayı’yı, Ağlayan Kadınları, diğer bütün öteki yıldızları birbirine ayarlıyor, güneşin doğacağı dakikayı, ayın sihirli sandalla geçeceği suları tayin ediyor, doğan çocukları gök defterine parlak bir noktayla işaret ediyor, ölenlerin adını bir başka yıldızın gözlerini yavaşça yumarak siliyor, hulasa kainat ve kader dediğimiz büyük gidiş gelişi oradan tek başına ve kendi kendine idare ediyordu