İki Dünya Savaşı, nükleer silah, zehirli gaz ve türlü bomba kullanımı… Tarihte insan kaynaklı felaketleri, savaşları, kıyımları ve yıkımları saymaya kalksak bitmez. Doğal felaketler nasıl korkulu rüyamız olduysa, insanın sebebiyet verdikleri de hiç geri kalmadı.
Peki sayı vermenin tüyleri ürperttiği ölümler, yaralanmalar, günümüz ve özellikle gelecek için çok önemli doğal kaynakların yitimi akıllanmamıza yol açtı mı? Kesinlikle hayır! Belki biraz ders aldık, ufak da olsa aptallıklarımız azaldı diyebilir miyiz? Ona da hayır! Azalması ne demek, üstüne üstlük 2020 yılına girdiğimiz şu günlerde tekrar çalkantılar başladı. ‘Umut’ diyerek girdik, yine bu garabeti bulduk.
Dünya savaş dediği zaman büyük bir hevesle elini en yukarı kaldıran Amerika tabii ki her zaman baş aktör. Tarih bunu her dönem basa basa gösteriyor. Bugün de farklı değil. Ülkemizde sosyal medyada bu günlerde #SavaşaHayır diyerek, ufacık bir etkisi olsa bile umut ederek sessiz çığlık atılıyor. Çünkü biliyoruz savaşın neler getirdiğini, daha doğrusu neleri götürdüğünü. Travmaya açız. Bunun başka açıklaması yok.
Cem Altınışık
İncelemenin tamamı: kayiprihtim.com/inceleme/kalite...
Kamp yapmak dendiği zaman aklınıza ne geliyor? Bazı insanlar için bunun cevabı olumsuz olabilir; sıcacık evi, yumuşacık yatağı ve interneti, yani konforlu alanını arkasında bırakıp gitmek hiç de kolay olmaz. Böcekler, daracık çadırda rahatsızlık, ihtiyaçlara ulaşımın zorluğu gibi sebeplerle bu eylemi gereksiz ve çekilmez olarak görebilirler.
Diğerleri içinse bambaşka bir tablo karşımıza çıkar. Kamp eşittir özgürlüktür. Öve öve bitiremezler. Her gün benzerini yaptıkları rutinleri, trafiği, metroyu, şehir yaşamlarında sevmedikleri birçok şeyi arkalarına atarak kendilerini doğanın kollarına bırakırlar. Hayatın keşmekeşine bir dur der ve kafa dinlerler.
Şahsen Kapadokya, Bolu, Sinop gibi doğayla iç içe, göllerinden eksantrik doğal yapılarına kadar ilgi çekici yerleri gezmeyi çok seven biri olsam da kamp konusunda biraz yüzümü ekşiten birisiyim. Yani doğa ve konforu aynı potada eritmek biraz daha bana göre. Siz hangi tarafta yer alıyorsunuz?
Cem Altınışık
İncelemenin tamamı: kayiprihtim.com/inceleme/hayale...
Bazı kitaplarda köy, kasaba, şehir, yani yaşanan bölge çok önem arz eder. Hayali ya da gerçek olabilir. Yazarı o yerin dokusunu âdeta kitabın kalbi hâline getirmiştir. Canlılar yaşar ve ölür; ancak kültür değişmeye devam eder. Yaşanan yerin dokusu; tarihi, mimarisi, insanları, konuşma şekilleri, ekonomisi vesaire birçok etmeni kapsar. Ve bu şekilde eserin bir diğer baş karakteri olur.
Örnek vermek gerekirse aklıma ilk olarak Italo Calvino’nun kaleme aldığı alışılmışın dışında eser Görünmez Kentler geliyor. Baş karakteri Marco Polo, hap hikâyeler aracılığıyla Kubilay Han’a ve okuyuculara gezdiği hayali, birbirinden enteresan kentleri anlatıyordu. Başka bir örnekse gelmiş geçmiş en ünlü çizgi roman karakterlerinden birisi ve onun kasvetle ve kederle dolu şehrinden: Batman ve Gotham. Bu şehrin aslında ne kadar önemli olduğunu her Kara Şövalye okuyucusu çok yakından bilir. Doğrusu şehir karakterlerini var etmiştir.
Bugün incelememe konu olan eserse, yukarıda bahsettiklerim gibi şehir dokusunun büyük öneme sahip olduğu Ben Aaronovitch’in Londra Nehirleri adlı şehir fantastiği ve polisiye türündeki romanı. İnandırıcılığı ip üstünde yürümek gibi sallantılı olan, ince işlenmesi gereken zorlu bir tür. Kötü olunca ne gibi tehlikelere gebe olduğunun Netflix yapımı Bright’taki gibi göstergesi çok.
Cem Altınışık
İncelemenin tamamı: kayiprihtim.com/inceleme/londra...