İçsel dünyayı yeren, zihni olan ile dualizmi birleştirmek isteyen Wittgensteincılar, radikal özdeşliğin delikli olduğunu fark ettiklerinde zihni yaşamın uzlaştırıcı içselliğini kabul etmek yerine kurumsal yaşamın dışsallığına kaçtılar.
"isimsiz", olgusal bir ifadeden çok bir nevi başlıktır. Benim gözlemleyebildiğim kadarıyla J.'nin yarattığı iş, hizmet ettiği politik dava gereği bir başlıktan mahrumdur, ama bu ucundan da olsa ontolojik bir sınıflandırmadır: Salt şeyler başlık altına alınmaz. Bir başlık bir isimden fazlasıdır; çoğu zaman -her zaman yardımcı olmasa da- bir yoruma ya da okumaya yöneliktir.
Sören Kierkegard'ın betimlediği bir tablo üzerine düşünelim. Bu İsraillilerin Kızıl Denizi geçerken resmedildiği bir tabloydu. Ona bakarken, bu konudaki bir tabloda görmeyi bekleyeceğinizden çok farklı şeyleri sözgelişi Poussin ya da Altdorerfer gibi bir sanatçının bu tabloyu nasıl resmedeceğini de hayal ettiğiniz takdirde, görebilirsiniz: Askeri birlikler halinde insanlar, farklı panik hallerinde, yerlerinden edilmiş yaşamlarının ağırlığını taşırken, uzakta atlı Mısır kuvvetleri düşerken... Onun yerine burada bir kare kırmızı boya ile sanatçının anlattığı şey " İsrailliler çoktan denizi geçtiler ve Mısırlılar da boğuldular." dır. Kierkegard yaşamının sonucunun bu tablo gibi olduğunun yorumunu yapmıştır. Bütün ruhsal karmaşa, babanın çalılıkta Tanrıyı lanetlemesi, Regina Olsen ile kopma, Hristiyanlığın anlamına dair içsel soruşturma, acı çeken bir ruhun süren polemikleri sonunda Marabar mağaralarından gelen sesler gibi "bir ruh hali, tek bir renk" de erimiştir.