Ancak aynaların bile, onlarla mimesis sınıfına girebilecek olanlar arasındaki ilişki her ne olursa olsun, kayda değer bilişsel özellikleri vardır; sözgelişi, kendimizi onlarda görebiliyor ve onlarsız da göremiyor oluşumuz karşısında Sokrat, hayli duyarsızdır. Ayna imgelerinin bu asimetresine takılan Hamlet, buradaki metafordan daha derin bir şekilde yararlanır: Aynalar ve -genelleme gereği- sanat yapıtları, bize onlardan yararlanmadan da bilebilecek olduğumuzu geri vermek yerine bir tür kendini açığa çıkarma aracı olur. Bu, üzerine bir an düşünmeye değer, karmaşık bir epistemolojiye işaret eder.
Önümüzde kendisi duruyorken, kim hangi sebeple gerçekliği kopyalamak ihtiyacında olsun ki? Dünya da var olmayan ve aynasız görünmeyen hiçbir şey aynada görünür olmayacağına göre, kim kendilerine bakabilecekken güneşin, yıldızların ve geri kalan şeylerin objektif imgelerine ihtiyaç duyar? Dünyadan görünüşleri ayırıp yansıtan bir yüzeyde temsil etmekle kimin eline ne geçer?
"Kısa sürede güneşi ve cenneti, dünyayı, kendini ve diğer hayvanları ve bitkileri ve biraz önce konuştuğumuz başka bir sürü şeyi aynada elde edebilirsin. bu tam da, Diyojen'in insanın tüysüz, iki ayaklı tanımlanmasına karşı, yolunmuş tavuk örneğini vermeye iten, bir tanımı alt etme çabasına benzer ve sanatsal bir eleştiri olarak da Picasso'nun Suze şişesinin üzerindeki etiketi çıkarıp bir şişe çiziminin üzerindekine yapıştırmasına paraleldir. Picasso, gerçekliğin parçalarını yapıta yedirmenin, zorlu akademik talimlerle gerçekliğe yaklaşmaya çalışmaktan daha anlamlı olduğunu ve iyi bir akademik elin ancak heves edebildiğine, bu yolla, anında ulaşılabileceğini ima eder.