İçine düştüğü bu boşluk, yersizlik duygusu rahatsız ediciydi, garipti, hatta kötüydü ama hiç de ümitsiz değildi. Etrafından geçip giden insanların hepsini tanıyor gibiydi. Bu soğuk havayı, ayazı, kırbaç gibi acıtan rüzgarı, bu sesleri, vapur düdüklerini, uğultuları, bulutları, şehrin tüm çehresini tanıyordu. Ölüyorum dese, dediğini anlayacak insanlar arasındaydı artık. Üstünden yabancılığın ağır yükü kalktı, gidebileceği ilk yere, babasının evine doğru yürümeye başladı. Ağır ağır yürüyor, kendi diline hasret kaldığı için gözüne ilişen bütün tabelaları iştahla okuyor, gözünde tüten şehrini içine çekiyordu. Martılar havada dönüyor, otobüsler, tramvaylar geçiyor, gazete satan çocuklar bağrışıyor, şemsiyeli kadınlar, pardösülü erkekler bir yerlere yetişiyorlardı. Şehri, onu koynuna almaya hazır bir anne gibi sevecen göründü gözüne.