Birçok şeyi zerre kadar umursamazken fark ettiğinde geçip gidemediği şeyler de vardı. İnsanların kendilerine yalan söylemesine tahammül edemez mesela. Gerçeğe sarsılmaz bir sadakatle bağlıydı. Etrafındaki herhangi biri, ne zaman kendine yalanlardan bir yol bulmaya, bir istikamet tutturmaya yeltense, hemen başında biter, yalanını yüzüne vurur, hayallerini başına yıkadı. Bunu ona kötülük olsun diye yapmazdı. Herhalde sizler de şahitlik edersiniz. Oğuz'un içinde kötülük yoktu. Bütün bu oyunbozanlıkları insanlarla yalanlar arasına girmek için yapardı. Çünkü insanları severdi.
Bizim farkımızdaydı, evet. İyi de tanırdı insanları; ama birilerine kapılıp kendi dünyasının sınırlarından bir adım dışarı çıkmazdı. O sebeple ki herhangi birimizin cazibesi onu değiştirmeye hiçbir zaman yetmedi. Aksine kendi dünyasından çıkmayan o mahzun adam, nereden topladığını bilemediğimiz tuhaf cazibesi ile hepimizi kendi penceresinin altında topladı sürekli. Bırakamadık onu, etki alanından çıkamadık, çekim kuvvetine karşı koyamadık. Etrafındakileri kendine çeken bir manyetik alanı vardı sanki.
Pek konuşmazdı demiştim en başta... ama konuşunca da sizi şöyle adam akıllı bir silkelerdi. Neden bahsettiğimi bildiğinize eminim. Hepinizin hafızasının bir duvarında Oğuz'dan yadigar bir söz vardır mutlaka. Bir gün "söylesem kimsenin bir yerine ilişmeyecek bunca söz neden içimde birikip duruyor?" diye sormuştu mesela. Bunu bana mı sormuştu, kendine mi, bilememiştim. Sonraları hiçbir şeyi, belli birini muhatap olarak söylemediğini farkettim,ortalığa bırakıyordu öylece. Bir gün birinin ayağına takılır, dikkatini çeker, alır o sözü yerden, bir sızı olarak hayatına katar diye düşünüyordu belki de.
Oğuz kim bilir nerede? ~ Gökhan Özcan