Sermayenin işçiyi ezdiğini bilirsin. Bizde işin bütün ağırlığını işçiler, köylüler taşır ve öyle bir durumdadırlar ki, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar bu hayvanca durumdan kurtulamazlar. İşçilerin durumlarını düzeltmelerini, kendilerine boş zaman ve dolayısıyla eğitim olanağı sağlayacak iş ücretinden elde edilmiş artı değerlerin hepsi, bütün ücret fazlalıkları kapitalistler tarafından ellerinden alınır. Toplumun öyle bir düzeni var ki, işçiler ne kadar çok çalışırsa tüccarlar ve toprak sahipleri o kadar çok para kazanıyor. Bu düzeni değiştirmek gerek.
“Gece Yarısı Kütüphanesi, hayatın pişmanlıklarla değil seçimlerle şekillendiğini hatırlatan derin ve dokunaklı bir roman. Nora, ölümle yaşam arasında sıkıştığı bir yerde kendisine açılan sayısız kapıdan geçerek farklı hayatlarını deneme şansı buluyor. İlk bakışta kusursuz görünen bu hayatların bile kendi eksikleri olduğunu görmek, bana şunu düşündürdü: ‘Mükemmel hayat’ diye bir şey yok, yalnızca bizim bakış açımız var.
Kitap boyunca en çok etkilendiğim şey, pişmanlıkların aslında bize ait olmayan yükler olduğu fikriydi. İnsan, başka seçimler yapsa bile her hayatın kendi zorluklarını taşıdığını fark ediyor. Ve sonunda Nora’nın yolculuğu, bana şu gerçeği hissettirdi: Mutluluk aranacak bir şey değil, hissedilecek bir şey.
Matt Haig’in sade dili ve duygusal anlatımıyla okunan bu roman, bana kendi hayatıma da ayna tuttu. İçinde bulunduğumuz hayatı kabullenmenin ve küçük anların kıymetini bilmenin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırladım.”